Dijital Nesil En Aptal Nesil mi?

dijital-nesi-en-aptal-nesil-mi

Analog ve mekanik hayattan dijital hayata geçişin sancılarını tüm dünya ile birlikte biz de yaşıyoruz. Bu deneyimi bizden önce yaşayan Batılı toplumların süreç sonunda geldikleri nokta inkar edilemeyecek şekilde içler acısı. Muhtemeldir ki aynı sona doğru hızlı bir sürüklenmeyi biz de yaşıyoruz.

Uzun zamandır kaleme almak istediğim bu yazının hazırlık aşaması yeterince uzun sürdü, sürece noktayı en son okuduğum kitap koydu diyebilirim. Dijital hayatın yeni nesil üzerindeki olumsuz etkileri üzerine bir derleme düşünürken Mark Bauerlein‘in, The Dumbest Generation adlı kitabıyla (Algı Yönetimi ve Manipülasyon kitabında) karşılaştım. (Ne yazık ki kitap henüz Türkçe’ye kazandırılmadı.) Yazının akışını zihnimde oluşturmaya çalışırken izlediğim programlar, okuduğum kitaplar, tweetler ve yorumlardan faydalandım. Yazı biraz uzun olacak fakat dijital medyada sıklıkla gördüğümüz “ne olacak bu yeni neslin hali” sorusuna verilen cevapların bir derlemesi niteliği de taşıyacak.

The Dumbest Generation

Manas destanı gibi bir başlıkla okuyucuya sunulan kitap alışılagelmişin dışında bir sertlikle konuya tam da ortasından giriyor. “The Dumbest Generation: How the Digital Age Stupefies Young Americans and Jeopardizes Our Future; Or, Don’t Trust Anyone Under 30.” Kitap 2008 yılında yazılmış fakat ABD’de o dönem yaşanan kültür şoku bize henüz yeni yeni sirayet etmeye başladığına dikkat etmemiz gerekiyor.

Kitabın yazarı Mark Buaerlein, Emory Universitesi’nde İngilizce profesörü olarak görev yapıyor. Geleneksel eğitim yöntemlerinin hararetli bir savunucusu olarak da bilinen yazar dijitalleşmenin insanların verimli zihinsel faaliyetlerini baltaladığını ve insanların entelektüel kapasitelerini öldürdüğünü savunuyor. Özellikle geleneksel yapıyla hiç tanışmadan internet çağında doğan gençlerin bu yozlaşmadan en fazla etkilenen nesil olduğunu belirten yazar bu nesli en aptal nesil olarak nitelendiriyor.

  • Buaerlein’e göre gençler bilinçli bir cehaletin içerisinde, dünyanın gerçekliklerinden tamamen kopuk bir şekilde yaşıyor. Fakat bu kopukluk bilgi eksikliğinden değil, bilinçli olarak ortaya koydukları bir eylem. Bu neslin öncelikleri Facebook, arkadaşlar, giyim, eğlence, arabalar ve müzik.
  • Buaerlein’in eleştiri getirdiği bir diğer nitelik ise hedefteki gençliğin kitap okumadığı gibi, saygısızca ve cesurca okumaya da karşı oluşudur. Aynı saygısızlık doğrudan kitaplara ve okuma eylemine de yöneliyor.
  • Okumaya karşı gelişen bu saygısızlığın en önemli sonucu dijital neslin yazı yazma konusundaki yetersizliği olarak karşımızı çıkıyor. Yazara göre sosyal medyada kullanılan simge temelli dil bu neslin yazma yeteneğini de dumura uğratıyor.
  • Akşam vakti yatağa girip gecenin bir yarısına kadar mesajlaşarak uykuya dalan neslin, 7/24 gençlik zırvalarına boğulmalarını eleştiren Buaerlein yetişkinlerin, gençlerin bu dünyasına nüfuz edemediğini belirtiyor.

mikdat-kadioglu-mikdatca

Yeni neslin içerisine doğduğu dijital çağın araçları, mahiyet itibariyle kalıcı değerler üretme konusunda oldukça kısır olmasının yanı sıra entelektüel gelişimin önündeki en önemli engellerden sadece biri. Buaerlein’in bu durumun bir tercih ve kolaycılık olduğunu özellikle vurguluyor, zira internet teknolojileri ile eğitim kavramı insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar eşitlik arz ediyor. Önceleri küçük bir elitin ulaşabildiği eğitmen ve eğitimlere artık ücretsiz olarak intenet bağlantısına sahip olan her birey ulaşabiliyor. Temel sorun aracın kendisinde değil yeni neslin bu aracı kullanış şeklinde. Ne yazık ki eşsiz bir  bilgi ulaştırma aracı olan internet kötü kullanımla haz dağıtan (Huxley‘in kulakları çınlasın) ve vakit israf eden bir araca dönüşüyor. Yani temel sorun araçlar değil insanların onları nasıl kullandığı…

Gençlikten Şikayet Antik Bir Problem mi?

Konuyla ilgili örnek bilgi ararken Mikdat hocanın tweetiyle karşılaşmak oldukça eğlenceliydi. Tweet’ten de öğrendiğimiz gibi aynı şikayet Sümerler’de de varmış ve muhtemelen uzaylılarda da vardır. Bu şikayetin nedeninin nesilden nesle bozulan iç disiplinimiz olduğunu düşünüyorum, aksi halde yüzyıllar süren bir sorun olarak devam ede gelmesini başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Daha önce de karşılaştığım ve şoka uğradığım sosyal medya uygulaması Yo nedeniyle benzeri bir yazı kaleme almıştım. İletişimsizlik ve Yazısız İletişim Uygulaması Yo! Zira uygulamada beklenenin aksine sadece tek bir fonksiyon bulunuyordu, Yo!

Bilinçsiz dijitalleşmenin sonucu olarak sosyal medya servisleri hedonizmin mabetleri haline geldi. Fakat böyle olmak zorunda değil, bir ihtimal daha var, onu da ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu‘ndan dinleyelim.

Amir’in dediği gibi, internet üzerinden bir kuruş para vermeden dahi yazılım geliştirme, grafik tasarım gibi bir mesleğe dönüştürülebilecek konularda onlarca eğitim bulmak mümkün. Tek yapmamız gereken insan zekasıyla alay eden yarışma programları ve kimin elinin kimin cebinde olduğu meçhul olan ensest dizileri izlemek yerine Youtube’u eğitim videoları için kullanmak.

Amir demişken, geçenlerde yine katıldığı bir Gündem Özel programında bir başka güzel insanla daha tanışma fırsatı bulduk; girişimci ve bilim insanı Veysel Berk hoca. O bir akademisyen, o bir girişimci ve o bir düşünen insan, fakat o da yeni nesilden inanılmaz derecede şikayetçi. Çığlığına kulak verelim:

Programından aldığım bu 1 dakikalık kesit, aşağı yukarı programı ve dahası iş hayatındaki gençlerin algısını da özetler nitelikte. Gençler yaratıcı ve henüz kurumsal anlamda sinaptik budamaya uğramamış bir beyinleri olduğu ve tutkuyla bir işe bağlandıklarında o işi sonuca ulaştıracak enerjiye sahip oldukları için iş çevreleri tarafından potansiyel bir pozitif değer olarak takdir edilir. Fakat temel yanılgı çok az gencin bu fonksiyonları nitelikli uğraşılara yönlendirme konusunda eğitildiğidir. Bir çoğu hak etmediği tutarsız hedeflere kulaç atarken heva ve heves denizinde boğulurlar. Tam da Veysel hocanın paylaştığı 1.5 yılda CEO olmayı hedefleyen genç arkadaşımız gibi.

Yazının sonuna doğru yaklaşırken üzülerek söylemek istiyorum ki gelecekte de gençliğin entelektüel uğraşılara vakit ayıracağına dair ümidim günden güne azalıyor. Zira insanların dikkatini dağıtacak o kadar çok etken var ki; eğer imkanları el verse ömrünün geriye kalanının tamamını okuyarak ve yazarak geçirebilecek kadar okuma ve yazmayı seven biri olmama rağmen, entelektüel bir uğraşıya vakit ayırabilmek çevresel etkenlerden sıyrılabilmek için ciddi bir çaba sarf etmem gerekiyor. Bir de henüz okuma ve öğrenmenin tadını almamış gençleri düşününce ne yazık ki ümitsizliğim artıyor.

Muhtemelen koca bir kitaplığın içerisine doğmamış olsam ve evimize televizyon 14 yaşımdan önce girmiş olsa davranışsal genetiğim bu yönde şekillenmeyecekti. Çevre açısından şanlı biri olarak, aslında gençler iyi olsa bile genel yaşam çevremiz kötü olduğundan sonuç genellikle olumsuza dümen kırıyor diyebilirim. Tabi bir de gençleri hedonizm bataklığında boğulmaya olan hevesinden ziyade bu bataklığı durmadan besleyen yetişkinlerin de var olması en büyük sorunumuz.

Malcolm Gladwell’in, “Outliers” kitabında dile getirdiği, herhangi bir konuda uzman sayılabilmek için o konuda 10.000 saat çalışmamız gerektiğine dair oldukça kabul gören yaklaşımla alay edercesine, gençlerin ürettiği kaçış yollarının renkli yakalı yetişkinler tarafından kutsanması bence önlerindeki en büyük tehlike. Ne yazık ki biz ve bizden bir önceki nesil gençleri zorlamayarak onların mücadele azimlerini hadım ediyoruz. Bakın bunu nasıl yapıyoruz?

Yazıyı kaleme aldığımı Twitter üzerinden paylaştığımda yukarıdaki videoyu bir dostum bana gönderdi. Büyük bir hevesle açtım ve hevesim berbat bir şekilde kursağımda kaldı. 07:35 – 09:15 arasını dinlediğinizde ne demek istediğimi tam olarak anlayacaksınız.

Araştırma şirketi hatırı sayılır bir genç kitlesi arasında bir araştırma yapıyor ve bu neslin kendini nasıl değerlendirdiği soruluyor. Alınan cevap ise oldukça ilginç; sorumluluk sahibi ve sadık (Veysel hocanın paylaşımıyla ne kadar da örtüşüyor değil mi?) Çıkan sonuca izleyiciler de kahkaha ile cevap verince yüreğimi karartan cevap konuşmacıdan geliyor:

Acaba sorumluluk ve sadakat kavramlarını 20.yy paradigmalarıyla tanımlamaktan vaz mı geçsek, acaba tanımları 21.yy’ın bağlamına göre yeniden ele almamız gerekebiliyor mu? Gençlere neye sadıksın diye sorulduğunda verdikleri cevap; kendi değerlerime, hayallerime, kendi kurmak istediğim iklime ve bana sadık olana sadığım.

Kanımın damarlarımdan çekilmesine neden olan cevabın en kısa tefsirini şöyle yapabildim: Biz insanları erdemlere ve hasletlere uydurma konusunda sınıfta kaldık, bari erdemleri ve hasletleri insanlara uyduralım.

Konuşmacının salık verdiği öneriler, nitelikli eğitimin yeni neslin zihninde tesis etmeye çalıştığı disiplin kalesine tam anlamıyla arka kapı açmaktan ibaret. Sen muhteşemsin, harikasın ve senin doğuştan kral olman gerekiyor tadında geliştirilen ucuz pazarlama cümleleriyle yetişen neslin bireysellik batağına ne düzeyde saplandığını da araştırma sonuçları bize haykırıyor.

Bas bas birey olduğunu bağırdığı halde, her biri diğerinin kopyası olan devasa sürüler yaratılmış olması da Bauerlin‘i haklı çıkarıyor olsa gerek. (Giyim tarzları, şarkılar, oyun gereçleri, sinema fimleri ile yaratılan dev insan sürüleri.) İşte zihinlere yerleştirilen bu truva atları nedeniyle gelecek neslin işinin bizim yaşadığımız döneme oranla çok daha güç olduğunu düşünüyorum.

İsyanı bile bir pazarlama (İsyan Pazarlanıyor) aracına dönüştüren bu lanetli düzene kapılmamak için yeni neslin gerçek bir iç disipline sahip olması ve heveslerine kapılmadan gemilerini kayalıklara oturmaktan kurtaran kaptan Odysseus misali, doğruyu yanlıştan ayırabilmesi ve doğrunun peşinden gitmesi gerekiyor.

Peki nasıl olacak bu iş diyorsanız sizi bot avukat kodlayarak insanları toplamda 4 milyon dolar haksız ceza ödemekten kurtaran 19 yaşındaki Joshua Browder ile tanıştırmama izin verin. Ülkemizden bir örnek görmek isterseniz de yerli drone geliştiren Ape X geliştirme takımını örnek göstermek isterim.

Bugünden yarınlara baktığımda gelişen imkanlara rağmen aptal kalmakta ısrar eden gençlerle, elde ettiği imkanları öğrenmek ve öğretmek için kullanan gençler arasında aşılmaz, geçilmez bir uçurum oluşacağını görebiliyorum. Herkes geç kalmadan bir an önce kendi tarafını seçmeli…

Not: Konu uzun dert büyük olduğundan metin uzadıkça uzuyor, aşağıdaki metinleri de bu bağlamda bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

  1. Google Bizi Aptallaştırıyor Mu? 
  2. Eski Facebook yöneticisi: “Programlandığınızın farkında değilsiniz, toplumun temellerini yıkıyoruz.”
  3. Sosyal medya yalanlarına niçin inanıyoruz?
  4. Eskiden de aptal çok muydu yoksa yarışmalar yüzünden mi öyle görünüyor?

2 comments

  1. Bence asıl sorun yeni nesilden çok ebeveynlerde. Teknoloji gelişip imkanlar artınca çocukları ile gerçek anlamda ilgilenmek yerine 3-5 yaşındaki çocuklarının eline tablet, akıllı telefon verip kendilerini rahat ettiriyorlar. Daha o yaşta sanal dünya ve oyunlara dalmalarına zemin hazırlıyorlar.

    1. Kesinlikle katılıyorum. Bu da bir tercih tabi, insan ne ekerse onu biçiyor. Tabletle çocuğu sakinleştirmek bir seçenek ama sonuçları da oldukça kötü oluyor. Konuşamayan, sakinleşemeyen, tatmin olamayan, düşünemeyen çocuklar ortaya çıkıyor. Amerikan Pediatri Akademisi, önlem olarak 0-2 yaş çocuklarının televizyon ekranlarından uzak durmalarını tavsiye veriyor, biz de tv başında, reklam izlerken çocuklara yemek yediriyoruz. Eminim çocuklarla baş etmek büyük enerji istiyor, ebeveynler yoruluyor ama çocuk yaptıysak bunun bütün sorumluluğunu da yüklenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde Bauerlin’in de dediği gibi en aptal nesil yetişiyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

55 − 49 =