İsyan Pazarlanıyor

isyan-pazarlaniyor-joseph-heath-andrew-potter

Popüler kültürün yeni nesle dayattığı en muteber slogan; alayına isyan! Buna karşılık insanların önemli bir kısmı kişisel sınırlarına veya zamanın diliyle söylemek gerekirse; kırmızı çizgilerine herhangi bir tecavüz gerçekleşmediği sürece toplumla uyumlu davranışlar sergilemeyi tercih eder. Uyumlu ve uygar insanlardan oluşan bir toplum ise içerisindeki tüm devinimleri dengelemiştir, bu nedenle de popüler kültür satıcılarına kapalı bir pazardır ve pek de sevilmez. Dinginliğin olduğu yerde derin düşünceye uygun bir zemin oluşur, düşünen insan isyanın da aslında popüler kültürün kullandığı bir arka kapı (backdoor) olduğunu bilir.

Uygar insanların yaşadığı toplumlarda istismara malzeme olabilecek olayların yeşerme şansı yoktur, istismar kapısı kapandığında isyan kapısı da kapanmaktadır. İsyan değişimin itici gücünden yoksundur, yok edici ve tüketicidir. Fayda üretmekten ziyade, arabesk ruhlarda geçici bir tatminden öte bir yansıması da olmamaktadır.

Son dönemin popüler kültür malzemelerini bir göz önüne getirdiğimizde isyan kültürünün nasıl da sistem içine çekildiğine, dönüştürüldüğüne ve tezgaha konarak nasıl metalaştırıldığına şahitlik edebiliriz. Asi isyankar genç modelinin öncülerinden olan James Dean sinemadaki isyan ateşini tutuşturan önemli bir rol modeldi. Sinema tarihine baktığımızda göze batan ikinci önemli karakter de Brad Pitt‘tir. Diğer filmlerinde her ne kadar bu tiplemeye sık sık yer verilse de “asi oğlan” tiplemesinin zirve yaptığı film Fight Club‘tır. İsyankar ruh hali filmde öyle maharetle işlenir ki, insanlar içinlerindeki küçük isyankarı yaşatmak akın akın filme giderler ve yıllar içerisinde film de bir baş yapıta dönüşür. Ve tabi sistem karşıtlığı figürüyle sistemin damarlarına can suyu pompalanır.

Bunun gibi nice örnekleri kendi sinemamızda, kendi yarışma ve evlendirme programlarımızda, kendi siyasi tarihimizde de rahatlıkla görebiliriz. Uyumluluk taşlanırken, isyankarlık kutsanmaktadır. Sebebini ise bize Carl Gustav Jung söylüyor: ” İnsan ‘’sürüleri’ kalabalıklaştıkça akılsızlaşır, hayvan sürüleri ise tersine, kalabalıklaştıkça akıllanır.” (bkz. Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler)

Beyin ile ilgili bilgilerimiz arttıkça ve bu bilgiler de kitaplara yansıdıkça isyan haliyle alakalı çok daha fazla şey öğreniriyoruz. Artık biliyoruz ki, isyan halindeki insan düşünme yeteneğini tamamen rafa kaldırır, zira kontrol bizi uygar bir insan yapan önbeyinden çıkıp, ilkel benliğimizi ateşleyen Amigdala‘ya geçer. Biz artık biz olmaktan çıkarak gönüllü bir otomata dönüşürüz… Hadi canım deme, bir cafede derbi maçında yenilirken ettiğin küfürleri, kırdığın bardakları düşün veya lisede ergen kavgalarına sırf arkadaş grubuna uymak için katılıp yediğin dayağı. Veya Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçını düşün, yetmedi mi, bir de Fenerbahçe-Chelsea maçında, Deivid’in golünden sonra stadyumdan çıkan sese kulak ver, orada olsan hiç bir şey olmamış gibi davranabilir miydin?

Daha fazla örnek ve gerçek hayattan gerçek değerlendirmeleri okumak için, hem eylemsel hem de kavramsal düzlemde isyan kavramının enine boyuna tartışıldığı bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Ayrıca kitabın içerisinde referans gösterilen onlarca muhteşem kitap var, onları da görmezden gelmeyin derim.


Sözde çeşitlilik sunan günümüz büyük şirketler dünyasının insanları mahkûm ettiği tek tip giyim ve yaşam tarzına karşı durmak amacıyla kimileri ayrıksı saç şekilleri, giysiler, duruşlar ve tarzlar benimsedi. Kimileri el değmemiş müziklerin peşine düştü, kimileri ayak basılmamış yerlerin. İçlerindeki isyanı böyle dışa vurdular. … Kapitalizm bu meydan okumayı da kendi lehine çevirmeyi  başardı, başarıyor. Bir isyan piyasasının oluştuğunu bile söyleyebiliriz. Artık isyankârlar için her tür tüketim malı; ayakkabılar, giysiler, takılar, müzikler, bakir topraklara alternatif turlar bulmak kolay. Bohem muhitler ‘in’ oldu.. Sonunda gelip şu sorulara takılıyoruz: Hakiki isyan, mücadele, direniş ve devrim imkânı kalmadı mı artık? Kapitalizm her karşı çıkışı piyasanın yeni bir metası haline dönüştürüp yine bize mi satacak?


Karşı kültürün doğuşu

Kapitalizm mesai saatinin bitmesini gözleyen bir ulus yaratmıştı.

İnsanlar bir güruhun tehlikeli olacağını her zaman bilir. Başka zaman kanunlara saygılı olan vatandaşlar bir ayaklanmada galeyana geldiğinde, yağmalamaya ve çalmaya başlayabilirler. Yumuşak huylu insanlar aynı şeyi talep eden bir kalabalığa kendilerini kaptırdıklarında, kan ve intikam için çığlık atabilirler. İnsan hissiyatı bulaşıcıdır. Kahkaha atan insanlarla dolu bir kalabalıkta olmak her şeyi daha eğlenceli gibi gösterir. Öfkeli insanlarla dolu bir kalabalıkta olmak da benzer etki yaratır. Sonuç olarak insanlar kendilerini bir kalabalığın içinde buldukları zaman genellikle bir miktar ‘’çılgınca’’- ya da en azından kendi yerleşik yargılarına ters davranırlar.


Kalabalık psikolojisi uyumluluğu dayatır.

Medyanın kitlesel duyarlılık buluşmasını nasıl kolaylaştırdığını görmek için yalnızca televizyonu açmak ya da bazı radyo konuşmalarını dinlemek yeter. Tamamen başka insanların kahkahasını duymanın kahkahayı ateşlemesi yüzünden klasik durum komedisinin bir kahkaha efekti, söyleşi programlarının stüdyo izleyicileri vardır. İnsanların aynı odada olup olmadığına ya da kahkahanın medya yoluyla yayınlanıp yayınlanmadığına bakılmaksızın efekt öfke ya da hiddet yaratmak için iyi bilinen bir formül kullanılır. Ev sahibi ve konuk arasında karşılıklı konuşma kalıbı, ortak duygusal yanıtları oluşturma ve sürdürmede özellikle etkilidir.


Televizyon bir kenara konsa bile, basılı reklamların içine resim, fotoğraf, logo ve tasarımlar gibi görsel unsurların katılması, tıpkı Hitler’in propagandasında olduğu gibi, okurun rasyonel yeteneklerinin üzerinden atlamak ve ona doğrudan duygusal bir seviyede hitap etmek niyetiyle yapılmış gibi göründü. Manipülasyon ve kontrol potansiyeli kaygı vericiydi.


Ölümden sonra cennet vaat eden dinin tersine, reklam hemen bir sonraki köşe başındaki cenneti vaat ediyordu: yeni bir araba, şehir dışında bir ev ya da emek tasarrufu sağlayan bir alet almakla. Tüketici malları insanların yeni afyonu haline gelmişti.


Marx’ın kullandığı tanım ‘’proleteryanın sefaleti’ydi. Çünkü proleterya kazanımlarını tasarrufa değil, sistemi güçlendirecek olan tüketim mallarına harcayarak, karşı olduğu sistemi güçlendiriyordu.


Aslında Roszak 1968 Paris ayaklanmasında Fransız işçileriyle bir ittifak kurmaya çalışan öğrencileri eleştirir. İşçilerin sanayi üretim sisteminde menfaatleri olduğu için güvenilmez bir müttefik olduğunu iddia eder.


O yüzden ilk kuşak hippiler 50’ler toplumunun giyim kodlarını ihlal edebilecekleri her şeyi yaptılar: Erkekler saçlarını uzattı ve sakal bıraktı, takım elbise giymeyi ve kravat takmayı reddetti; kadınlar mini eteği benimsedi, sutyenlerini attılar, makyaj yapmayı bıraktı. Fakat çok geçmeden bu malzemeler ve giyim tarzı reklamlarda ve vitrin mankenlerinin üzerinde boy göstermeye başladı. Kısa süre sonra büyük mağazalar barış madalyonları ve aşk kolyeleri satıyordu. Başka bir deyişle ‘’Sistem’’ hippilere kurulu düzene bir tehdit olmaktan çok bir pazarlama fırsatı olarak bakıyordu.


Freud California’ya gider

Balıklara denizin altında yaşamanın neye benzediğini sorarsanız, son derece ıslak demeyeceklerdir muhtemelen. Bazen çevremizin en önemli özelliğini sadece her yerde bulunduğu için dikkatten kaçırırız. Zihinsel çevremizde aynıdır. Bazı teoriler o kadar evrensel, o kadar kanıksanmıştır ki bunların da teori olduğunu gözden kaçırırız.

Freud’a göre, uygarlık esas olarak özgürlüğün antitezidir. Kültür insan içgüdülerinin kontrol altına alınması üzerine inşa edilir.


Mesela küfür etme durumunu düşünelim. Göze çarpan ilk şey, öfkeli olduğumuzda küfür etmenin kendinizi iyi hissettirdiğidir. Ama kelimeler genellikle durumla ilişkisizdir. Onlar sadece tabu nesnelerle ilgili terimler dizisi ya da cümlelerdir: seks, dışkılama, ensest ya da kutsal şeyler. Öyleyse niçin küfredilir? Freud’cu teori bir insan yeterince ketlendiğinde süperegonun artık etkili koruma yapamadığını söyler. Öfke ‘’taşar’’, id’e istediği gibi çalışması için geçici izin verir. Böylelikle kişi bir hareket istimi salıverir ve –normalde bastırılmış- içgüdüsel itkilerin ifadesinden zevk alır.
Freud’un teorisi oldukça egzotik görünse bile, bu nokta tamamen mantıksız değildir. İşleyen Freudcu teorinin bir başka örneği için mizah analizine bakalım. Freud’a göre, mizah tamamen süperegonun sansüründen yakayı sıyırmakla ilgilidir. Bir espri bilinçli zihnimizi yanlış yönlendirerek, sonra can alıcı cümleyle üzerimize çullanarak, id’in süperogaya bir tane çakmasına imkan tanır, öyle ki bilinçli zihnin ona yetişip, reaksiyonu kestirmesinden önce tabu bir düşünceyle ilişkili ani bir zevk patlaması yaşarız.

Bu yüzden Freud’cu yaklaşımına göre, komedi tamamen bir şeylerin süperegoyu geçip sinsice ilerlemesiyle ilgilidir. Gülmekten hoşlanmamızın nedeni budur. Zamanlamanın komedide o kadar önemli olmasının nedeni budur. Mizahın niçin sıklıkla tabu nesnelerdeki bir odağa küfretmekle ortaklaştığını, aksi takdirde dikkatimizi günlük hayattaki ketlenme kaynaklarına ( gözlemsel mizah denen ) çektiğini açıklar. Bu yüzden Freud’un teorisi, nihai ödülleri ne olursa, açıklayıcı değerden yoksun değildir.


İlk defa Fransız Devrimi sırasında kullanılan giyotin aydınlanmanın ve ilerlemenin bir sembolüydü. Bundan evvel cellat mahkûmun boynunu kesmek için genellikle dört beş kez baltayla vuruyordu. Giyotin buna kıyasla oldukça insaniydi.

Aleni şiddetteki bu azalmayı genellikle uygarlığın alametifarikası olarak alırız.


Bir anlamda insanlar psikolojik olarak o kadar baskılanmamış oldukları için eski yasal kodlar son derece şiddet içermek zorundaydı. Belli eylemlerin sonuçlarından kelimenin gerçek anlamıyla dehşete düşülmedikçe, kontrol altında tutulamazlar. Öte yandan modern insan o kadar suçluluk duygusu içinde ve bastırılmıştır ki halka açık bağırsak deşme artık düzeni devam ettirmek için gerekli değildir; geceyi kodeste geçirme korkusu çoğu suçu caydırmak için yeterlidir.


Tabii ki bastırma başarısız olduğunda her zaman sistem içine çekme vardır. Eğlenmek en yıkıcı eylemdir. Bu, popüler kültürde inanılmaz derecede kalın bir temadır.


Normal olmak

Karşı kültür fikri en nihayetinde bir yanlışa dayanır. En iyisinden karşı kültürel isyan sahte bir isyandır: Herhangi bir ilerici politik ya da ekonomik sonuçtan yoksun ve daha adil bir toplum kurmanın acil görevlerinden uzaklaşmış bir dizi dramatik jest. Başka bir deyişle isyancılardan başka kimse için eğlence sağlamayan bir isyandır. En kötüsünden karşı kültürel isyan fiilen kıymetli bir işlev gören kurumların ve sosyal normların altını oyarak ve itibarını sarsarak aktif olarak mutsuzluğu teşvik eder. Karşı kültür fikri özellikle de otuz yılı aşkındır ilerici solun çoğunu politik karmaşaya sevk eden demokratik politikalara karşı hor görme üretir.


Tüm sosyal normların şu ya da bu şekilde zorla uygulandığı sıklıkla gözlenir. İnsanlar konuşmalarını kesen insanlara karşı öfkelerini sergileyecektir; sırayı bozan insanlara karşı koyacaklardır; kırmızı yanarken kavşağı tıkayan insanlara korna çalacaklardır. Bunların hepsi sosyal kınamayı ifade etmenin, kabahatliyi cezalandırmanın yollarıdır. Ama sırf kuralların zorla uygulanması olgusu onların baskıcı olduğu ya da bireysel özgürlüklerin kabul edilemez kısıtlamalarını temsil ettiği anlamına gelmez. Ne zaman kolektif bir eylem problemi olsa, bir beleşçilik girişimi olacaktır. Başka herkes sabırla sırada beklese, ön tarafa kaynak yapmak saiki daha da büyür. Sosyal kontrolün bazı türleri karşılıklı çıkarlar yaratan sistemin sürdürülmesini –dolayısıyla itaatsizliğe cezayı- gerektirir. Ama bu bütün sosyal normların müstebit ya da zorlayıcı olduğu; onlara itaat edenlerin basitçe uyumlu ya da korkak oldukları anlamına gelmez. ‘’iyi yurttaş’’ olarak bilinirler.

Tiranlığa direnme, adaletsiz hâkimiyete karşı savaşma özgürlüğüyle istediğiniz her şeyi yapma, kendi çıkarlarınızı üstün kılma özgürlüğü aynı şey değildir. Ama karşı kültür gayretli bir şekilde bu farkı aşındırdı.

Hobbes çok daha basit bir açıklama önerir. İnsanlar acı vermek için bir arzu duyduklarından değil, kendilerine kötü davranılmasından kaçınmak için sıklıkla başkalarına kötü davranır.


Basitçe adaletsiz olanlara vicdanen karşı çıkarken, genel çıkarlara katkıda bulunan kurallara uyarak, normal, dengeli bir ergen olmak mümkündür. Ama bu, karşı kültürel eleştirinin titizlikle reddettiği bir seçenektir.


İnsanların zorunlu güveni tesis etmesinin bir yolu da kurallara uyma gönüllülüklerini küçük sembolik yollarla göstermelerinden geçer. Bu nezaket ve görgünün ana işlevidir.


Hep cana yakın ve kibar olan, en iyi dolandırıcı ve psikopatlar tarafından sömürülen tam da bu güven mekanizmasıdır.  Doğrusunu söylemek gerekirse, küçük şeyler olunca kurallara uyan insanların, büyük şeyler olduğunda da kurallara uyacakları sonucuna varmak yanlış bir çıkarımdır.


Kendimden nefret ediyorum ve satın almak istiyorum

Konuyu çalışan ekonomistler arasında genel kabul görmüş kural şudur: GSMH kişi başı 10.000 dolara ulaşınca, daha fazla ekonomik büyüme ortalama mutlulukta artış yaratmaz.


Ama tüketimciliğin bir uyma arzusu tarafından güdülendiği fikri açık değildir. Çocuklar bazen ‘’bütün öteki çocukların var’’ gerekçesiyle özel bir tür kot pantolon ya da belli bir marka spor ayakkabı isterler. Uygun olmak, kabul edilmek isterler. Fakat kaç ergen bu şekilde davranır? Çoğu insan onları uygun olmasına yardım edecek şeylere değil de onları kalabalıktan ayrı kılacak şeylere büyük paralar harcar. Paralarını ayrım yaratacak mallara harcarlar.


Başka bir deyişle tüketimciliğin bir başkasına geçmeye çalışan tüketicilerin bir ürünü olduğunu görülür. Problem yaratan uyumluluk değil, rekabetçi tüketimciliktir. Tüketiciler yalnızca uyumlu olsalardı, hepsi çıkıp tamı tamına aynı ıvır zıvırı satın alacak ve herkes mutlu olacaktı. Dahası çıkıp yeni bir şey almak için bir neden olmayacaktı. Bu yüzden uyma arzusu, tüketici davranışının takıntılı karakterini açıklamayı başaramaz. Baksanıza insanlar, fazla açılsalar ve uzun vadede bu onlara mutluluk vermese bile, daha daha fazla harcıyor.


Tüketici harcamalarını hareket ettirenler uyumlu değil aykırı olanlardır. Bu gözlem reklamcılık sektöründe çalışan herkesin son derece aşikar bulacağı bir şeydir. Marka kimliği tamamen ürün farklılaştırmayla ilgilidir; ürünü başkalarından ayırmakla ilgilidir. İnsanlar kendilerine fark sağladığı için markalara bağlanırlar.


Stuart Ewen’ın Captains of Consciousness’da savunduğu gibi, ‘’kitlelerin kontrolü, yaşadıkları dünya gibi, makine karakteri – öngörülebilir ve öz belirlemeye herhangi bir istek duymayan- almış insanlar gerektirir.

Öyleyse tüketimcilik katı bir uyumluluk sistemi olmalı. Topluma aşılanan sahte ihtiyaçlar seri üretim tarafından üretilen mal fazlasını azaltmak için gerekli olduğundan, normdan herhangi bir sapmaya tahammül edemez.


Çalışan sınıflar kapitalistlerin tüm hisselerini satın almak isteseydi, yıllar boyunca almış oldukları ücret artışlarının bir kısmını tasarruf ederek, şimdiye kadar bunu kolaylıkla yapabilirdi. Ama bunun yerine tüketim mallarına harcamalarını en üst seviyede çıkarmayı seçtiler.

Nitekim daha sonrası için biriktirmektense şimdi harcama temayülüne azmış tüketimciliğin alametifarikasi olarak bakarsak, tüketimcilik yoksullar arasında, zenginler arasında olduğundan çok daha kötüdür. Ortalama biriktirme temayülü zenginler arasında geniş orta sınıf ( önemli miktarda net geliri olanlar ) arasında olduğundan çok daha yüksektir. Veblen’in teorisi bunun için zekice bir açıklama sunar. Toplumsal statü, başka her şey gibi, azalan marjinal fayda ilkesine tabidir: Onun ne kadar azına sahipseniz, bir miktarını elde etmek için o kadar fazla ödemeye istekli olursunuz.

Herkes karşı kültüre katılırsa, karşı kültür basbayağı kültür haline gelir. O zaman ayrımı yeniden tesis etmek için, isyancının yeni bir karşı kültür icat etmesi gerekir.


Aşırı isyan

‘’Spor salonu üyeliğini iptal edip akşamları hayat arkadaşıyla yürümek.’’  MEC ve REI gibi boş bir zaman malı satıcılarının ileri teknoloji yürüyüş ayakkabılarını, sıradan ve daha az dayanıklı salon ayakkabılarından 300 dolar fazlaya satmasının nedeni budur. Salon üyeliği olan insanlar egzersiz ekipmanlarını paylaşmayı kabul ettikleri işbirliğine dayalı bir düzene girerler. Daha bireyci olan açık hava meraklıları kaçınılmaz olarak kendi alet edevatlarının hepsini satın alırlar. Açık hava boş zaman malları piyasasının o kadar zengin olmasının nedeni budur. ‘’Temiz’’ faaliyetlere katılmak tüketicilerin kendilerini aşırı harcama izni bahşetmede kullandığı ana psikolojik aygıtlardan biridir.
– ‘’Anı yaşar.’’ Bu kulağa muhteşem gelir fakat neye yarar? Anı yaşayan insanların gerçekten ihtiyacı olmayan şeyleri gayri ihtiyari satın almaları daha muhtemel değil midir? Anı yaşamak hiçbir şeyi biriktirmemeyi ima etmez mi?


Üniformalar ve Birörneklik

Giysilerin birörnekliği kaçınılmaz olarak zihnin birörnekliğine yol açar; başkalarının giyim kuşam dayatmalarına uyuyorsanız, varlığın dışarıdan bir belirlenme şekline uyuyorsunuz demektir. The Language of Clothes’ta [Giysilerin Dili] Alison Lurie, üniformanın karşı kültürel analizini özetler: ‘’Üniformanın ne türü olursa olsun – askeri, sivil ya da dini; bir generalin, bir postacının, bir rahibenin, bir uşağın, bir futbolcunun ya da bayan garsonun kıyafeti – böyle bir kıyafeti giymek, insanın bir birey olarak davranma hakkını bırakmasıdır. Konuşma açısından da kısmen ya da tümden sansürlemektir.’’
Bu tür düşünce, hippilerle başlayan, yalnızca asker ve polise değil, her bürokratik organizasyona düşmanlığın açıklanmasında doğru çok yararlıdır.

İsyan Pazarlanıyor

Yayınevi : Ayrıntı Yayınları
Yazarı     : Joseph Heath , Andrew Potter

2 comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

81 − 76 =