İnsanın Fabrika Ayarları 2: İlişkiler ve Stres

Beni, ortaya çıkan her sonucun gerekçelerini ve gerçekleşme aşamalarını anlamaya iten bir yanım var. Gerekçelendiremediğim konular hep aklımda asılı kalıyor ve bu büyük bir rahatsızlık veriyor. Yıllar evvel bir arkadaşım yüksek kilolarına gerekçe olarak çok yüksek stres altında olmasını ileri sürmüştü. Etraflı bir dalga geçtikten sonra aklıma bu gerekçenin doğru olabileceği şüphesi düştü.

Ansiklopedinin revaçta, internetin az bulunan bir hazine olduğu dönemlerdi. Hızlıca Meydan Larousse sayfaları arasında stres, kortizol, endokrin sistem gibi aramaları yaptıktan sonra arkadaşımın haklı olduğu şaşırarak görmüştüm. Nasıl oluyordu da bir duygu hali onlarca kilo alınmasına ve şişmanlığa neden olabiliyordu? Biraz daha araştırınca stresin şişmanlamanın da ötesinde daha ağır hastalıkların gelişimine uygun ortamı hazırladığını öğrenmiştim. Sonraki dönemlerde nörobilim kitaplarını okudukça duyguların beyin ve beden üzerindeki etkisini görmek merakımı daha da arttırmıştı.

İnsanın Fabrika Ayarları serisi tam olarak bu meraka karşılık gelen bir içeriğe sahip. Serinin ilk kitabı Beden‘de gıdaların ve dış dünyanın bedenimiz üzerindeki etkilerini okumuştuk. İkinci kitap olan İlişkiler ve Stres’te ise duyguların bedenimiz ve metabolizmamız üzerindeki etkileri konu edilmiş.


İnsan bireyleri ancak zorluklar, travmalar, hatalar, sıkışıklıklar ve sıkıntılar deneyimlediği takdirde gelişebilir. Sıkıntısız bir ortam insan melekelerinin iflasına kadar giden bir sürece yol açabilr. Günümüzün “şımartılmış” çocuk modelinde karşımıza en fazla dikilen sorun; hayatın ciddi sorunları ile başetme becerisi olmayan, hayatını ancak aile şemsiyesi altında idame ettirebilen, bağımlı ve otonomi yeteneği gelişmemiş bireylerdir.  Dişe dokunur br sorunla karşılaşmamış, herhangi bir şeyi yeterince arzulamadan elde edebilmiş insanların bu dünyayla ilgili sağlıklı beklentiler geliştirmeleri oldukça zordur. Bu bağlamda düşünüldüğünde tüm olumsuz deneyimler, ağır travma yaratmadığı sürece aynı amaca hizmet eder: Hayatla başa çıkma becerisinin gelişmesi.


Gözlerinizi dikip bir başka insana bakmak, eğer bu kişi tanımadığınız biriyse onu çok rahatsız edici bir eti yaratır. Çünkü doğal ortamda gözleri dikip bakmak, özellikle aynı cinsler arasında, saldırganlık ve meydan okuma anlamı taşır. Alanlarını ve eşlerini müdafaa etmek isteyen alfa erkek ve dişiler bu yönteme tabiatta sıklıkla başvurur. Öte yandan, karşı cinsten yeni tanıştığınız birisiyle birkaç dakika göz göze muhabbet ederseniz ona karşı olumlu duygular hissetmeye başlamanız neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü saldırganlık amacı taşımayan ve anlamaya yönelik göz göze bakışmalar, beyinde oksitosin hormonu salgısının artmasına sebep olarak hem yabancılık stresini yatıştırır hem de karşıdaki kişiye bağlılık hissinin artmasını sağlar. Burada da yine karşımızda milyonlarca yıl boyunca incelikle işlenmiş bir biyolojik sigorta mekanizması vardır ve sistem bize kısaca şunu söyler: Herhangi bir saldırı olmadan birisiyle uzun süre göz göze bakabiliyorsanız o kişiye bağlanın; bu sizin hayrınıza olacaktır.


Ayna nöron sistemine atfedilen “duygu okuma” sisteminin çalışma esaslarına baktığımızda özet olarak şöyle bir manzara çıkar karşımıza: Duygusal sistemimiz beynimizden yönetilir ve bilişsel değerlendirmelerimiz neticesinde algıladığımız duyusal deneyimlerimize “duygusal” etiketler takılır. Mesela “şiddet” kelimesini gözleriniz ve beyniniz aracılığıyla okuduğunuzda, beyninizdeki duyusal sistem bu kelimenin “duygusal” anlamını da harekete geçirerek bedeninize düşük düzeyde olumsuz sinyaller gönderir. Bu sinyaller, şiddet kelimesine karşılık gelen yaşamsal anılardan kaynaklanır. Duygusal sistemimizin temel görevi bu duyguları hemen tanıyıp uygun yerlerde devreye sokarak hayatta kalmamızı desteklemektedir. Bundan dolayı sadece kelime olarak şiddet yazısını okumak bile şiddete dair kişisel duygu tepkilerinin kısmen açığa çıkmasına neden olabilir.


Özetle; beynimiz, internet aracılığıyla karşı karşıya kaldığı etkileşim ve bilgilerin gerek yoğunluğu gerekse kaynağa ulaşmak bakımından gerçekliğini sınayabilme kabiliyetini gittikçe kaybediyor. Yoğun veri bombardımanı, beynimizin analitik düşünme ve karar verme sistemlerini aşırı yükleyerek devrede çıkartıyor ve “otomatik pilot” etkisi altında davranış gösteren bireylere dönüşüyoruz. Bilinçsizce tıkladığımız reklamlar, yarı bilinçli halde beğendiğimiz gönderiler, hatta metin ve sorgulama kutularına yazıp göndermeden sildiğimiz metinler dahi büyük veri tabanlarına işleniyor. İnsan davranışlarını tahmin etmek amacıyla geliştirilmiş yapay zeka algoritmalarının en önemli ihtiyacı olan “eğitim amaçlı büyük veri” işte bu bilinç dışı kullanımlarımız sayesinde bir sel gibi uluslararası sunuculara akıyor. Gigabaytlarca veriyi örüntü analizleri ile inceleyip buradaki örüntüleri gittikçe daha iyi öğrenen yapay zeka algoritmaları, bizlere “tam da istediğimiz zaman istediğimiz şeyleri sunan” ve “bizleri her an daha fazla veri göndermeye istekli” halde tutan her türlü numarayı yapabilir hale geliyorlar.


Benim verilerimi kim ne yapsın diye düşünüyorsanız, haklısınız. Esas amaç “hepimizin” verilerini toplamak ve böylece davranışlarımızı yöneten kurallara dair karmaşık örüntüleri keşfedebilmek. Günümüzde belki de yapay zeka teknolojisini en işlek olarak kullandığımız alan da tam burası.


Fare Parkı, bir fare yahut sıçanın isteyebileceği her şeyi; erkek ve dişi diğer fareler, oyuncaklar, sığınma alanları, bol yem ve su gibi her türlü bileşeni en iyi oranlarda içerecek şekilde tasarlanmış bir alan. Fareleri böyle bir ortama koyduktan sonra, onlara kokain ile su alternatif olarak sunulduğunda, tahmin edeceğiz üzere fareler artık kokain bağımlısı olmuyorlar. Güzelce gidip yemeklerini yiyor ve arada da sularını içiyor. Bazılarının sadece arada bir kokainli suyu az miktarda tükettiği görülüyor. Bu da insanlardaki rahatlama ve eğlence amaçlı ilaç kullanımına yani bağımlı olmayıp da arada bir uyarıcı yahut uyuşturucu madde kullanan insanların davranışlarına  çok benziyor. Kısacası, ortam fareler için “şenlikli” oldukça kalıcı bir bağımlılık etkisi gözlemlenmiyor.

Hikayenin bir başka tarafı daha var: Tek başlarına kaldıkları kafeslerde bol miktarda uyuşturucu madde maruziyeti neticesinde bağımlı hale gelmiş hayvanlar bu “Fare Parkı”na kondukları zaman, günler içerisinde bağımlılık davranışlarında bir azalma ve normal beslenme döngüsüne geri dönüş izleniyor. Yani bundan önce “kimyasal olarak ödül sistemi üzerinden bağımlı olduğu düşünülen” bu farelere adeta mucizevi bir şey oluyor ve Fare Parkı’nda mutlu mesut yaşamlarına geçiş yaptıklarından bir anda düzeliveriyorlar.


Beynimiz özellikle duygusal tepkiler söz konusu olduğunda gerçek ve sanalı, olanla hayali birbirinden ayırma konusunda çok başarısızdır. Bu nedenle zihnimizden geçen hemen her türlü “duygusal” içerik, bedenimizde “sanki gerçekmiş” gibi tepki bulur.


Hayvanlar aleminde stresten ülser, kanser, spastik kolon yahut depresyon gibi hastalıklara yakalanan canlı görme şansınız neredeyse yoktur. Bu tip hastalıkları sadece insanlarda ve bir de insanlarla birlikte yaşayan ev hayvanlarında görebiliyoruz.


Süreğen stres hem benden hem de beyin için yıkıcı etkiler yapar. Öncelikle sürekli yüksek devirde çalışan bir motorun zamanla aşınmasına benzer şekilde adrenalin, kortizol gibi hormonlarca devamlı kamçılanan beden sistemi, belli bir zaman sonra arızalar vermeye başlar. Bu sinir ve hormon sinyalleri tüm organlara farklı şekilde ulaştığından, metabolizma sağlığımıza kadar her işlevimiz doğrudan etkileme becerilerine sahiptir. karaciğerimizden yağ dokumuza, beyin devrelerimizden kaslarımıza kadar bedenin her yerinde süreğen stresin olumsuz etkilerini görebiliriz. Damar sertliği, kalp yetmezlikleri, metabolik sorunlar, böbrek problemleri, çeşitli kanser vakaları ve bazı otoimmün sorunlar gibi birçok durumun stresle doğrudan yahut dolaylı biçimde ilişkili olduğunu artık iyice biliyoruz. Sürekli aktif bir sempatik sistemle yaşamak, troit hormonu gibi beynin adeta “akordunu” yapan hormonların düzeylerindeki kalıcı değişiklikler yapma ve bunları salgılayan hormon bezlerinde farklı düzeylerde hasar meydana getirme gibi sonuçlara gebedir.

Herkeste aynı derece ve biçimde ortaya çıkmasa da sürekli stres ve artmış sempatik faaliyet, birçok hastalığın kolaylaştırıcısıdır. En iyi bildiğimiz örnek belki de sindirim sorunlarıdır. Hatırlayınız: Sempatik sistem aktif olduğunda ilk baskılanan faaliyetlerden birisi sindirim faaliyetleridir. Çünkü enerjimizi daha önemli bir tehdide yönelten sistem artık devreye girmişti. Ancak sindirim faaliyetlerinin uzun süre baskılanması, mide duvarındaki koruyucu tabakanın zayıflaması ve aşırı asit salgılanması nedeniyle gastrit ve ülser gibi sıkıntılarla; bağırsak hareketlerinin düzensizleşmesi nedeniyle kabızlık ve hatta spastik kolon, rahatsız bağırsak sendromu gibi meşhur sıkıntıların ortaya çıkmasına yol açabilir.


Stres anında bedenimizde kortizol salgılanır. Kortizol salgılandığında bedende bu değişikliler gerçekleşir.

Kan şekerinin yükselmesi; vücut savaş/kaç durumu için ek enerji sağlamaya odaklanır.

Bağışıklık ve sindirim sisteminin baskılanması; vücutta büyük enerji harcanan işlerden biri olan sindirim işlemi ek enerji ihtiyacı nedeniyle baskılanır.

Beynin uyarılması; daha hızlı tepki üretebilmek için beyin uyarılmış halde tutulur, kısa dönemde beynin uyarılmasını sağlayan kortizol uzun dönemde hipokampüsün (hafıza alanı) küçülmesine neden olur.

Aşırı kortizolün etkileri

  • Bağışıklık sistemi zaafiyeti
  • Artirit
  • Açlık hissi
  • Yavaş metabolizma
  • Depresyon
  • Hipertansiyon
  • Kronik yorgunluk
  • Reflü
  • Tünel görüşü
  • Migren
  • Uyku bozukluğu

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

+ 29 = 31