Hollywood Pentagon ve Washington

Hollywood-Pentagon-ve-Washington

Savunma sosyolojisi ve stratejik incelemeler uzmanı olan Dr.Jean-Michel Valantin’in onlarca filmi analiz ederek ortaya çıkardığı bu eser, sinemalarda kahkaha veya göz yaşları içerisinde izlediğimiz filmlerin asıl gündeminin bizlere seyir keyfi yaşatmak olmadığını eşsiz bir şekilde anlatıyor.

Hasılat eksenli başarı anlayışını bir kenara bırakan Hollywood, bütçesi sınırsız olan Pentagon’un desteğini arkasına aldıktan sonra Oscar’a aday olarak beyaz perdeye kazandırdığı neredeyse tüm filmlerde ABD siyasetinin temel söylemlerini baz almıştır.  “Biz dünyanın merkeziydik ve bu açıkça alın yazımızdı, biz iyi adamlardık.” Oliver Stone‘un Amerikan tarihinin kanlı sayfalarında gezinerek zihinleri şüphe etmeye mecbur bırakan destansı belgeseli Amerika’nın Gizli Tarihi’nin açılışında kurduğu bu cümle Hollywood için bir pusula niteliğindeydi. Filmlerin konuları belki farklıydı fakat işaret ettiği yer hep aynıydı; “Amerikan ulusu seçilmiş, dilediği zaman dünyaya iyilik dağıtmaktan sorumlu ve bu yolda yaptığı her şey meşru olan bir ulustur.”

Bir sanat dalı olarak ele alındığında sinema var olan gerçekliğin estetik yöntemlerle betimlenmesi olarak değerlendirilebilir fakat söz konusu Amerikan sineması olduğunda durum biraz karmaşık bir hale gelebiliyor. Hollywood bir yandan var olan gerçekliği çarpıtırken öte yandan da kendi gerçekliğini beyaz perdeye yansıyan senaryolar aracılığıyla tüm dünyaya dayatıyor ve Amerika’nın ulusal güvenlik adına yaptığı/yapacağı her türlü askeri müdahaleyi önce Amerikan halkı sonrasında ise tüm sinema seyircilerinin zihninde meşrulaştırıyor. Zira tavrın arkasında Amerikan stratejisini çizen tüm kurumların, sinemanın aslında seyirlik keyif malzemesi olmasının ötesinde “milli güvenlik” stratejisinin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünmesi yatıyor.

Dönem dönem Hollywood ve Pentagon arasında yaşanan gerilimleri, sinema sektörünün nadiren de olsa yerleşik düzene karşı baş kaldırışını ve gerçeği tüm çıplaklığıyla gösterme arzusunu harflerle resmeden yazar, film film bu süreci de kaleme almış. Hava Kuvvetleri’nin dünyanın her yerine operasyon düzenleme yeteneğinin resmedildiği Kara Şahin Düştü (Blackhawk Down), Deniz Kuvvetleri’nin ne kadar sert adamlardan oluştuğunu tüm dünyaya ilan ettikleri Top Gun, Amerikan komandolarının ne kadar fedakar savaşçılar olduğunu psikolojileri altüst edecek şekilde beyaz perdeye aktardıkları Er Rayn’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan) güvenlik birimlerinin desteklediği yapımlardan sadece birkaçıdır. Desteklemek kavramını sadece fonlama olarak düşünmek kamunun sinemaya olan ilgisini anlamamızda yetersiz kalabilir. Top Gun filmi için Deniz Kuvvetleri, yönetmen Tony Scott’a  uçak gemisinin yanı sıra bir dizi uçak ve pilot da tahsis etmişti.

Kitapta incelenen filmlerden önce çıkanlara göz atmak istersek; Kurtuluş Günü, Armageddon, Başka Gün Öl, Vatansever, Yakın Tehlike, Kritik Karar, Yarın Asla Ölmez, Terminatör, Gladyatör, Kızıl Ekim, Maymunlar Cehennemi, Kıyamet, Vahşi Belde, Müfreze, Yıldır Savaşları, Yarından Sonra, Hız Tuzağı, Ateş Altında Cesaret, Vur Emri, Üç Kral, Bir Zamanlar Askerdik, Azınlık Raporu, Açık Tehlike, Derin Darbe ve Kral Arthur

ABD’nin tüm kurumlarının zihninde üniforma bulunmaktadır, kuruluş felsefesi nedeniyle her zaman bir düşmana ihtiyaç duyar. Gerilim ve savaş olmadığında ülkeyi sarıp boğan savaş sanayisini besleyemez hale gelir, bu nedenle “önleyici savaş“, “şer ekseni”,”demokratikleştirme” gibi kavramları insanların zihninde Hollywood üzerinden meşrulaştırarak ilgili ülkeye savaş ilan edilmesini kolaylaştırır. Yani aslında filmler asla sadece film değildir.

Konuya ilgi duyan herkes için oldukça davetkar bir kitap diyebilirim, kısa özete göz atmanızda fayda var.


Sinema sektörü ve Pentagon’un birlikteliği 1942 yılına uzanır. ABD başkanlarından Franklin Roosevelt, aralarında John Ford ve Frank Capra gibi yönetmenlerin de olduğu zamanın birçok ünl sinemacısını Beyaz Saray’a çağırıp, onlara ülke için psikolojik seferberlik perspektifiyle onlarca film siparişi verir ve Hollywood’da da bir irtibat bürosu kurulur. Daha sonra Soğuk Savaş’ın başlamasıyla büro kalıcı hale gelir ve 1947’de, Sovyet tehdidine karşı mücadele çerçevesinde milli güvenlikle ilgil ibirçok kurumun oluşturulmasında ibaret olan Milli Güvenlik Bakanlığı’nın kurulmasıyla kurumsallaşır. “Milli Güvenlik Devleti” böylece sistem gereği sinema sanayiine entegre edilmiş olur. Böylece yönetim ve Hollywood, strateji üretimini ve çoğu zaman geçici veya yoğun asker gönderme şekliyle gerçekleşen uygulamaları meşrulaştırmak amacıyla da birbirlerine karşılıklı bağımlı olur.


Aslında her kuvvet hangi yapıma destek vereceğini kendisi kararlaştırır. Buna örnek olarak, Vietnam bozgunundan sonra on yıl boyunca asker bulmakta zorluk çeken Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, komutanın kararıyla Tony Scott!ın 1986 yapımı Top Gun filmine destek vermiştir. Bu film için uçak gemisi, uçaklar, pilotlar ve hatta hava koreografileri ve yönetmenin işini kolaylaştırmak amacıyla uçuş halindeyken filme almanın yeni metotlarını filmin hizmetine sunmuştur. Tony cott’a telkin edilen tek şart ise, filmin bir “deniz kuvvetleri” karakteri taşıdığını vurgulamak amacıyla uçakların uçak gemisinden iniş ve kalkışlarıyla, okyanus üstündeki savaş sahnelerine dikkat çekmekti. Bu filmin etkisi o kadar büyük oldu ki, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı sinema salonlarının çıkışlarına askere yazdırma büroları oluşturdu. ve “Navy”ye göre, askere almadaki krizin çözümünde bu filmin büyük etkisi oldu. Hatta, Deniz Kuvvetleri 1978’de bundan daha delice bir fikirle, Vietnam savaşıyla bozulmuş imajını düzeltmek amacıyla, eşcinsel ve fetişist bir pop grubu olan Village People!ın Un the Navy klibinin çekimini yapan prodüksiyona bir destroyer vermişti.


1500 yıl süren iç savaşlardan, daha sonra uluslararası savaştan çıkmış, bu yüzden savaşı, aşağılanmayı, meydan okumayı, silahlı şiddeti ve ihtirası reddeden Avrupa anlayışının ve sinemasının tam aksine, Amerikan sineması kendi kamuoyunu savaşla, stratej ile, silahlarla ve biraz da dış dünya korkusuyla meşgul etmeye devam etmekdir. Amerikan zihniyeti savaş alanı, savaş sektörü ve savaş kategorileri meselesini mutlak surette canlı tutar.


James Forrestal olağanüstü çalışkanlığı ve Deniz Kuvvetleri’nin gelmiş geçmiş en önemli adamı olduğu gibi ateşli bir Sovyet muhalifiydi de. Çok karışık sebeplerden dolayı onu içten içe kemiren bir korkuyla bir gece yarısı Washington sokaklarında “Geliyorlar geliyorlar!” diye bağırırken tutuklanıp hastaneye kaldırıldı ve birkaç gün sonra da orada intihar etti.


Reagan’lı yıllar, stratejiye dayalı görüntü bombardımanı yoluyla, Amerika Birleşik Devletleri’nin Sovyet tehdidiyle ortaya çıkan iyiyi ve kötüyü birbirinden ayıran kuralcılığının bir üst düzeye çıktığı senelerdir. Fakat Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra yeni düşmanlar bulununcaya kadar sinema ile strateji arasında kriz yaşanacaktır.


Soğuk Savaş’ın sona ermesi Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasına yol açmış, sonuç olarak da Amerikan milli güvenlik sisteminin varlık ve boyutunun meşruluğu meselesi ortaya çıkmıştır. Bu esnada sinema ve stratejinin ortak hedef ve sinerjileri, stratejik yetkililere, yani strateji sorumlularına yeni tehdit şekillri üretmelerini kolaylaştıracak olan yeni bir dil, yeni bir söylem imkanı sunmuştur.


Körfez Savaşı ilk önce şahinlerin retoriğiyle, sonra da CNN’in kesintisiz yayını olan War in the Gulf (Körfez’de Savaş) yirmi dört saat vermesiyle iki defa sahnelenmesine rağmen Amerikan halkı tarafından bir savunma harekatı olarak algılanmamıştır.

Aksine, Amerikan stratejik sisteminin Ortadoğu’daki krize hakim olma avantajı var iken bu üstünlüğünü sahip olduğu saldırgan özelliği ile zorlayıcı tedbirlere başvurarak göstermesi, bu savaştan film yapma konusunu zorlaştırmıştır.


Kahramanlar filmlerde hayatlarını ortaya koyarlar. ancak bu fedakarlıkları milli güvenlik ideolojisi tarafından tanımlanan yüksek çıkarlar adınadır; Amerikan medeniyetinin tanımladığı özgürlük ve demokrasiyi, belli bir dünya görüşünü ve bazı hayatları kurtarmak içindir. Körfez Savaı’nın ise çok açık bir biçimde Washington ile Hollywood arasında çıkması kuvvetle muhtemel bir krizden kaçınmak maksadıyla “unutulduğu” meydandadır.


(Er Ryan’ı Kurtarmak) Bu film Amerika Birleşik Devletleri’nde toplu bir şoka sebep olur! Filmin gösterildiği salonlarda yaşanan yüzlerce baygınlık hadisesi ve yaşlı askerlerin sinir krizleri geçirmesleri ilk belirtilerdir. Pentagon acilen bir çağrı merkezi numarası ilan eder ve filmin uyandırdığı acı ve üzüntüye sahip insanların binlerce çağrısına cevap verebilmek için psikolojik destek hizmeti açar. Filmin yıldız oyuncusu Tom Hanks bile, bu askerlerin anısına yaptırılacak bir anıt için para toplamak üzere bir fon kurarak başı çekmiştir.


Sinema aracılığıyla milli güvenliği teolojik ve manevi olduğu kadar stratejik nitelikteki bir çağrıyı da üstlendiğinin görüldüğü sonucunu çıkarmaktadır. Sinema tarafından sahneye aktarılan milli güvenlik, Amerika’nın din biçimlerinden biriymiş gibi sunulmaktadır. Burada ayrıca tabi tutuldukları bütün imtihanları kazandıran Amerikan iradesinin ilahi bir iradeymiş gibi sunulduğunu da görürüz. Bu da din adamsız olmakla birlikte açıkça tanımlanmış bir kiliseymiş gibi yorumlanmıştır. Sonuç olarak, devlet, milli güvenlik ve din, sinema tarafından tek ve aynı varlık olarak nazarı itibara alınmıştır.

 

Hollywood Pentagon ve Washington

Yayınevi    : BKY
Yazar          : Jean-Michel Valantin

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

5 + 3 =