Unutulacak Şeyler

Sinan Canan ile tanıştığım ilk kitap Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler kitabıydı. Bilimin yerelleştirilmiş ve mana ile giydirilmiş halinin tadını bu kitaplarda buldum. O tadı aldıktan sonra ise kaleme aldığı diğer kitapları da hıfz ederek dimağımı besledim. Laf olsun diye değil, gerçekten hayatımda değişiklikler yapabilmemi sağlayan dört beş bilgiyi kitap serisinden edindim.

İnsanı anlama serüvenimde, bu kitapların merak dünyama hediye ettiği iki kavram; bilinç ve iradedir. Gerçekten bilinçli canlılar mıyız, aldığımız kararlarda bilincimizin etkisi ne kadar, karar kavramı bilincimizin bir ürünü mü yoksa ilkel benliğimiz mi bizi bir şeylere zorluyor, bedenimizin esiri miyiz? Bu soruların cevapları hayatımızın tamamını etkileyecek sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. Zira hayatımızın tamamı üzerinde hakim olan din ve hukuk kavramları, insanı davranışları üzerinden değerlendiren ve sonuçlar çıkartan iki disiplin. Bu bağlamda eğer davranışlarımızda bilincimiz ve irademiz tamamen etkin değilse suç ve adalet kavramının da yeniden tanımlanması gerekiyor. İşte size kocaman bir merak kapısı, buradan buyurun…

Sinan Canan’ın Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler ve Değişen Be(y)nim kitapları ağırlıklı olarak beşeri bilgiye yönelik içeriğe sahipti. Unutulacak Şeyler kitabı ise tam anlamıyla bir bilim felsefesi kitabı olmuş. Daha önceki kitaplarda da dile, dine, toplumsal düzensizliğe, siyasi çekişmelere ve kısır döngülere göndermeler vardı, fakat bu içerik kitabın 1/3’lük bir kısmına tekabül ediyordu. Unutulacak Şeyler kitabında ise beşeri bilgi (psikoloji ve nöroloji hakkında örnek olaylar, tıbbi malumat kastedilmektedir) yerini hocanın değerlendirmelerine bırakmış ve oran neredeyse 1/2 nisbetinde.

Kemale erme hedefine doğru ilerlerken kendinizi, hayatı, dünyayı ve insanları anlamayı kolaylaştıran, bilimsel bilgiyi yaradılışın ekseninde zenginleştirerek yerelleştiren Sinan Canan hocaya müteşekkirim.


İNANÇ (BU DEVİRDE) NE İŞE YARAR?

Bilimin kaynağı inançtır.

Bilim dediğimiz şey nereden gelir? Tabi ki bilim; evrendeki her şeyin anlaşılmış kurallara göre yaratılmış olduğu ön kabulünden yola çıkan, evrenin akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna inanan insanların şekillendirdiği bir faaliyettir.

Newton’dan Kepler’e Maxwellden Darwin’e, Batlamyus’tan Einstein’a kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, Tanrı’nın ifadesiyie ‘Sünnetullah” ı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir.
Yani trajikomik bir şekilde,günümüz seküler anlayışının en önemli dayanağı olan bilim, bizzat inanca dayanan bir etkinliktir. (sayfa.58)

Kısacası; inanmak, inanmamaya göre çok daha akılcı, rasyonel, mantıki ve vicdanidir. Sağduyu, ”Bir Yaratıcı var.”der; bunun aksine ikna olmamız için modern seküler eğitim tarafından iyice eğitilmiş olmanız gerekir. —-(s.59)


Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder. (s.63)


Ahirette kurtulmayı, bu dünyada faydalı işler yapmaya, araştırmaya ve bilmeye değil de anlamını dahi bilmedikleri zikir formüllerine, geleneksel ritüelleri sorgusuz sualsiz tekrarlamaya, çoğu zaman adeta cahilliği kutsamaya bağlamak, ne yazık ki, halen pek yaygın bir hastalık… (s.64)


İnanan insanların ”Tanrının zihninden geçenleri” ve ”kendi zihinlerinden geçenleri” düşünmeleri istendiğinde her iki durumda da aynı beyin devrelerinin faaliyete geçtiğini gösteriyor. (s.69)


Allah böyle istiyor” sandığımız birçok şeyi aslında “zihnimiz öyle istemektedir”. (s.69)


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2010 yılında yaptırdığı bir araştırmada Müslümanların %20 sinin Kur’an’ı hiç eline almadığı, %80 kadarının ise okusa bile, içinde ne yazdığını bilmediği ortaya çıkmıştı. Bu elbette bir inanç için vahim bir durumdur. Fakat daha vahim olanı, “ana mesajından” habersiz olduğumuz bir din hakkında “kesin kanaatlerimiz” olmasıdır. (s.69)


Zira insanı geliştirecek nice fikir tohumu, doğruluğundan kesin emin olduğu yanlışlarında gizlidir. (s.75)


Uyum zekâsı, toplumun beklentilerine uygun işler yapmayı kolaylaştırır. Siz toplumun beklentilerine göre davrandıkça sosyal ödüllere boğulur, takdir ve taltif (iyilik ederek gönül alma ) edilirsiniz. Bu kural ve kabullere aykırı davranışlar ise cezalandırılır, dışlanır yahut yok sayılır. (s.105)


F. Schumacher‘e göre varlık düzeyleri alttan yukarı doğru sırasıyla “cansız, canlı, şuurlu ve kendinin farkında olan ” şeklindedir. Schumacher’e göre bu varlık düzeyleri birbirlerinden kategorik olarak ve kökten farklıdır; birinin diğerine dönüşmesi için bilinen bir mekanizma önerisi bulunmamaktadır. (s.111)


Gelişigüzel İyilik Yapmak Neden İyi Hissettirir?

Beyindeki hücrelere tekil olarak baktığımızda ,nezakete veya yardıma verilen cevap pek değişmez. Mesela çay ikram edilmesi her zaman güzeldir. Ancak bu kibarlıklara bir rastlantısallık bileşeni eklendiğinde deneyimin beyinde tetiklediği haz düzeyi bütün olarak ileri derecede artar. Garip bir şekilde, bize sürekli yapılan iyilikler yahut devamlı olarak arkamızı kollayan insanların varlığı, bu “ödül” mekanizmasını zamanla duyarsızlaştırır. Yani her gün düzenli olarak gördüğümüz iyilikler, beynimize o kadar haz vermez. fakat beklemediğimiz anda karşımıza çıkan iyilikler, bir anda dopamin salgısını patlatıverir. (s.117)

Son olarak iyilik sürekli ve düzenli olunca artık fazla ödül faaliyetine sebep olmuyor, demiştik. Bilirsiniz; annemiz, babamız, yakın çevremiz çoğu zaman hayatımızı kolaylaştırıcı birçok yardımda bulunur, bize sormadan birçok işimizi görürler ama bizde bu iyilikler, “rutin” ve “beklenen” davranışlar haline geldiği için özel bir ödül hissi oluşturmaz. İşte bunların “kıymetini”  bilebilmek de yine insana has, beynin yüksek zihinsel özelliklerini ilgilendiren “kadirşinaslık” ve “vefa ” gibi isimlerle bildiğimiz davranışlarla sağlanır. Bunların gerçek olabilmesi içinse beyin bilgisinden biraz daha fazlasına ihtiyacımız var. (s.118)


Bir Solağı Sağ Elini Kullanmaya Zorlamak Neden Kötüdür?

Sonradan sağ elli olamaya zorlanan çocuklarda kalıcı kötü el yazısı, kekemelik, tırnak yeme ,aşırı utangaçlık, odaklanma sorunları, nevrotik kişilik, sakınmacı kişilik geliştirme, yatak ıslatma, hafıza sorunları ve fiziksel yorgunluk gibi birçok sorunun çok daha sık görüldüğünü biliyoruz. Tüm bu davranış ve düşüncelerimizin üst kontrol merkezi olan beynimizi böylesine doğal olmayan bir süreçte erken yaşta zorlamak hiç akıl kârı bir uygulama değil. (s.128)


Bilgisayar Oyunları

İnsanı adeta kendisine yapıştıran ve bağımlılık yapan bilgisayar oyunlarının olumsuz etkileri konusunda neredeyse herkes hemfikir fakat az bilinen olumlu etkileri de var: Görsel alanın çevre bölümlerine ilişkin dikkati artırıyor, karar verme süreçlerini hızlandırıyor, özellikle beynin ön bölgesinde anlık karar vermeye dair yeni devrelerin oluşmasını kolaylaştırıyor ve gerçek hayatta da başta el becerileri olmak üzere bazı becerilerin gelişmesine doğrudan katkı sağlayabiliyor. Elbette bu etkiler, oyunların tipine, oynama süresine ve kişinin bağımlılık geliştirme yatkınlığına göre büyük oranda değişebiliyor. Dolayısıyla her zaman olduğu gibi bilgisayar oyunlarının etkilerini “toptancı” bir yaklaşımla değerlendirmek yerine, bireye özel yaklaşımlarla ele almak çok daha faydalı sonuçlar doğuracaktır. (s.131)


E-posta ve Sosyal Ağlar

İnternet üzerinden mesajlaşma, bedensel işaretlerden büyük oranda yoksun olduğundan yüzeysel ve uçucu bir karakter taşıyor, Bu yüzden “duygusal açıdan” düşük risk taşıyor ve beynimizin çok düşük bir faaliyet düzeyinde çalışması, böyle bir iletişim için yeterli oluyor. Fakat bu tarz bir iletişime ağırlık vermeye başladığımızda gerçek sosyal ilişkilerde yaşanan başarısızlık ve tatminsizlik sonucu, sanal iletişimin daha çok tercih edilmesine yol açabiliyor.

Zihnimizin bedensel işaretlere olan ilgisi internette de şaşırtıcı bir bulguyla karşımıza çıkıyor. Yapılan beyin tarama çalışmaları sonucunda internet iletişiminde temel duyguları belirtmek için kullandığımız “gülücük” işaretlerinin, beynimizde “yüz ifadelerini” ve sözsüz iletişimi algılamakta kullandığımız “inferior frontal gyrus” bölgesini çalıştırdığını gösteriyor. (s.131)

Bildiğimiz gibi birçok bağımlılığın altında, beynin ön kısmında bulunan akkumbens çekirdeği ve hipotalamus arasındaki dopamin salgılayan hücrelerin büyük rolü var. Keyif ve ödül duygusu hissedildiğinde salgılanan dopamin, bu salgıya neden olan fiilin daha çok işlenmesini sağlamak üzere insanı o etkene bağımlı hale getirebiliyor. (s.132)

Uzun Vadeli Olası Etkiler

Fakat davranış çalışmaları maalesef bizlere internet ve dijital ortam kullanımının artmasıyla frontal korteks gelişiminin zayıfladığını göstermekte. Bunun uzun vadeli sonuçları ise oldukça iç sıkıcıdır. İtkisel ve anlık yaşayan, uzun vadeli planlar yapamayan, yoğunlaşma ve dikkat sorunlarıyla boğuşan ve sosyal iletişimde ciddi yetersizliklerden mustarip bir nesil ortaya çıkması söz konusu.  (s.133)


Bitkisel Tedavi ile “İlaç” Arasındaki Fark Ne?

Uygun durumlarda uygun bileşimlerde hazırlandığı takdirde bitkisel tedavi kürlerinin birçoğunda görülmeyen yan etkiler modern farmakolojinin ürünü ilaçlarda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Mesela söğüt ağacının kabuğundan hazırlanan bir “çay kürü” ağrı kesici etki gösterirken genellikle midenizde fazla bir sorun yaratmaz. Fakat aynı ağacın içindeki ağrı kesici etken madde olan asetilsalisilik asit adlı maddeyi saflaştırıp “aspirin” isimli bir ilaca dönüştürdüğünüzde bir yandan etkisi çok hızlanırken diğer yandan da mide ve kan pıhtılaşma problemlerini daha sık yaşamaya başlarsınız. (s.140)

Modern tıbbın dayandığı temel bilimsel yaklaşım, indirgemeci (reductionist) anlayıştır. Buna göre bir bütünü anlamanın yolu onu oluşturan parçaların özelliklerini anlamaktan geçer ve “bütün” dediğimiz şey, parçalarının özelliklerinin toplamıdır. Buna mukabil, son yıllarda bilim ve düşünce dünyasında önemli etkiler yapan “kaos ve karmaşıklık bilimi” nde ise bütüncül bir algı ve beliren davranışlar söz konusudur. Yani parçaları ne kadar iyi bilirseniz bilin, bütünün özelliklerini tahmin etmekte bunlar size çok sınırlı bir fayda sağlar. Çünkü bu tip karmaşık sistemler; farklı düzeylerde, doğrudan nedensellikle açıklanamayan ,”zuhur eden”(beliren emergent) özelliklere ve davranışlara sahiptir. (s. 141)


Doğal Bileşimlerdeki “Know-How”

Endokrinoloji uzmanı Dr. Deepak Chopra, “Quantum Healing” isimli kitabında, doğal bileşimlerin bir çeşit “know-how” özelliğine sahip olduğunu öne sürüyor. Yani doğal bileşimlerde bir arada bulunan çok sayıda madde, tek tek saflaştırıldıklarında elde edilemeyen bir “maharet” sergiliyor ve canlı bedeni nasıl “iyileştireceğini biliyormuşçasına” sağaltıcı etkiler gösterebiliyor.

Laboratuvarda hazırlanan kimyasal maddelerden ürettiğimiz ilaçlarla, doğadan olduğu gibi alarak kullandığımız doğal bileşimlerin en önemli farkı belki de bu. (s.143)


Cinsel İşlevler, Beyin Ve Eşcinsellik

İlk haftalarda anne karnında ki tüm bebekler cinsiyetsizdir, daha doğrusu hepsi önce kız bebeklerdir. Ne zaman ki erkek bebeklerin cinsiyet sistemleri gelişmeye başlar ve testosteron dediğimiz hormonun miktarı artar, işte o zaman bebek erkek bebeğe dönüşecek değişimler geçirmeye başlar. Bu olayın önemli bir kalıntısı, erkeklerde ki meme başlarıdır. (s.147)

Çocukların eşcinsel olma ihtimalini arttıran bazı çevresel faktörler de var. Bunlardan bazıları:

  • Hamilelikte düşükleri önlemek amaçlı sentetik östrojen alınması
  • Hamilelik döneminde nikotin ve amfetamin alınması

Tabiatın Huyları: Morfik Rezonans ve Alanlar

Alanların ne olduğunu hiç kimse bilmez; bu alanları keşfedenler dahil! Alanlar; maddeyi etkileyen ama kendileri madde olamayan mahiyetleri belirsiz olmakla birlikte etkileri gözlemlenebilen etkin kuvvetlerdir. Bildiğimiz kadarıyla maddesel bir alt yapıları yoktur, maddeden oluşmazlar. Hatta muhtemelen maddeyi oluşturan şey, bizzat bu alanlardır. (s.173)

 

Unutulacak Şeyler

Yayınevi : Tuti Kitap
Yazarı     : Sinan Canan

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

+ 88 = 94