Televizyon Öldüren Eğlence

neil-postman-televizyon-olduren-eglence

Televizyon: Öldüren Eğlence hayatımda okuduğum en önemli kitaplardan kesinlikle ikincisi diyebileceğim bir kitap ve ısrarla tavsiye ediyorum. (Birincisi Aklı Karışıklar İçin Kılavuz ‘du.) Kitap sırtımdan yük aldı diyebilirim zira Huxley’in tasvir ettiği hazcı dünyada biraz da olsa bilinci açık bir şekilde yaşamanın verdiği ızdırabı iliklerine kadar hisseden herkesin okuması gereken bir kitap Neil Postman’ın şaheseri.

Televizyon öyle bir düşman ki her eve girebilen ve her düşmanına diz çöktüren eşsiz güçlere sahip. Siz engel kendinize engel olsanız bile kendi evinizde o kumandanın tuşlarında gezinerek zap yapmanın hazzına kapılan birileri mutlaka olacak. En büyük düşmanınızın en önemli müttefikleri en yakınlarınız olduğu bir dünyada televizyona karşı mücadele vermek peşinen mutsuzluğu kabul etmek demektir.

Ya olanca bayağılığı  bir dikişte içecek ya da gözlerinizi yummayarak bu çirkin düşmanla mücadeleye devam edeceksiniz, katlanabileceğiniz azami mutsuzlukla beraber.

Televizyon bayağılığı kültürleştir, eleştirel düşünceyi dışlar, bu dışlamayı da bir gösteriye dönüştürür. Bu nedenle eleştiriye niyet eden herkes saldırı endişesiyle kenara çekilir, eleştiriyle şekillenmeyen kültür de zihinleri aynılaştırır, aynılaştırılan insanlar ise sömürülmeye müsait eşsiz genişlikte bir pazar oluşturur…

İnanılmaz tespitlerle aydınlanacağınız, düşünce ekseninizde yer alan fikir boşluklarını dolduracak, hakikatin gösteriye, anlamanın bilmeye nasıl kurban edildiğini idrak edeceğiniz, içinizdeki negatif direnci kıracak, televizyona karşı gelişen öfkenizi ehlileştirecek muhteşem bir kitap, lütfen okuyun, okutun ve paylaşılmasını sağlayın.


Araç Metafordur

Bir seferinde makyajcıların sabotajı yüzünden seçim kaybettiğini iddia eden eski başkanlardan Richard Nixon, Senatör Edward Kennedy’ye  ciddi bir başkanlık yarışına atılmaya 10 kilo vererek başlamasını tavsiye etmiştir.  Bugün anayasada yer almadığı halde şişman insanların yüksek politik mevki yarışlarında fiilen dışlanmış gibi oldukları bir manzarayla karşı karşıyayız.  Kel insanlar da büyük ölçüde yarışın dışında tutulmaktadır.  Kozmetik sanatının marifetleri ile gözleri ve bakışları daha etkileyici bir şekle sokulamayanlar da bu yarışın dışındadır. Gerçekten de bir politikacının ustalıkla hakim olması gereken uzmanlık alanı olarak ideolojinin yerini kozmetiğin aldığı bir noktaya ulaşmış olabiliriz.


Denebilir ki kapitalizmin Adam Smith’in övdüğü ya da Karl Marx’ın yerin dibine batırdığı ilkelerinin neredeyse yarısı artık geçerliliğini kaybetmiştir. Amerikalılardan daha iyi otomobil imal ettikleri söylenen Japonlar bile, Toyota’nın yıllık reklam bütçesinden açıkça görülebileceği gibi,  ekonominin bilimden ziyade bir temsil sanatı olduğunun farkındadır.


Peder Graham, İncil’de hiç öyle bir söz geçmediği halde, Tanrı’nın insanları güldürenleri sevdiği konusunda dinleyicilerine güvence veriyordu.  Oysa bu, iyi niyetli bir hataydı. Peder Graham yanlışlıkla Tanrı’yla NBC ‘yi karıştırmıştı sadece.


(Her medya taşığı mesajı şekillendirir) Felsefe yapmak için dumandan yararlanamazsınız.  Dumanın biçimi içeriği dışlamaktadır.

Zira televizyonda söylem büyük oranda görsel imajla yansıtılır; yani televizyon konuşmayı bize sözcüklerle değil, görüntülerle aktarır. Politik sahnede imaj yaratıcısı kişinin ortaya çıkması ve buna bağlı olarak söz yazarının geri plana düşmesi, televizyonun diğer iletişim araçlarından daha farklı bir içerik talep ettiğini kanıtlar. Televizyonda politik felsefe yapamazsınız. Televizyonun biçimi bu içeriğe ters düşmektedir.


İkinci Emir’de, İsraillilerin herhangi bir şeye ilişkin somut imgeler oluşturmaları yasaklanmaktaydı: “Oyma putlardan uzak duracak, yukarıdaki gökyüzünde, aşağıdaki yeryüzünde ya da toprağın altındaki suda gördüğün hiçbir şeyin benzerini yapmayacaksın.”

Yahudilerin Tanrısı Söz’de ve Söz aracılığıyla var olacaktı. En üst düzeyde soyut düşünme yeteneğini gerektiren, eşine rastlanmadık bir anlayışın yansımasıydı bu. Anlaşılan o ki bir kültüre yeni türde bir Tanrı’nın girmesine olanak yaratmak amacıyla ikonografi günah sayılmaya başlamıştı. Kendi kültürlerinin söz-merkezli içeriğini kaybedip görüntü-merkezli bir içerik kazanması sürecine tanıklık eden bizim gibi insanlar, Musa’nın bu emrine kafa yorarak bazı dersler çıkarabilirler. Böyle tahminlerde bulunmakla yanılgıya düşüyor olsam bile, bir kültürdeki mevcut iletişim araçlarının o kültürün entelektüel ve toplumsal meşguliyetlerinin şekillenmesinde başat bir etki yaptığının mantıklı ve özellikle geçerli bir varsayım olduğuna inanıyorum.

Zira kültür, sözün eseri olmakla birlikte, resimden hiyeroglife, alfabeden televizyona kadar her iletişim aracıyla yeni baştan yaratılmaktadır. Dilin kendisi gibi her araç da (medium) düşünceye, ifadeye ve duyarlılığa yeni bir yönelim kazandırarak benzersiz bir söylem tarzının ortaya çıkmasını sağlar. Mc Luhan’ın “araç mesajdır” demekle kastettiği kuşkusuz budur.


Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle ‘ güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik.

Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur. Herhalde, bugün yaşasa Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın.


Yazılı söz bambaşka türde bir ses, birinci sınıf bir sihirbaz numarasıdır da. Nitekim yazıyı icat edenlerin gözüne de kesinlikle böyle görünmüş olmalıydı. İşte bunun içindir ki, Kral Thamus’a yazıyı getirdiği iddia edilen Mısır Tanrısı Thoth’un aynı zamanda büyü tanrısı olması bizi hayrete düşürmemelidir.


Epistemoloji Olarak Medya

(Tez savunmasında kendi sözünden alıntı yapmak isteyen akademisyenin başvuru kabul edilmez ve heyete sorar) Niçin basılmış bir yayına gönderme yapan bir alıntının doğru olduğunu varsayıyorsunuz da bir konuşmaya atfen yapılmış bir alıntının doğru olduğunu varsaymıyorsunuz?

Adayın aldığı yanıt şöyle olmuştu: Bir fikrin iletiliş biçiminin o fikrin içerdiği hakikatle ilgisinin bulunmadığına inanmakla yanılıyorsunuz. Akademik dünyada, yayımlanmış sözler ağızla ifade edilen sözlerden daha prestijli ve sahicidir. İnsanların ağızlarından çıkan sözlerin, kâğıda aktardıkları sözlere göre gelişigüzel konuşmalar olduğu düşünülmektedir. Yazılı sözlerin ise yazarının üzerinde kafa yorup dikkatle gözden geçirdiği, otoritelerle editörlerin değerlendirme süzgecinden geçen sözler olduğu varsayılmaktadır. Yazılı sözü doğrulayıp çürütmek daha kolaydır ve yazılı söz kişisel-olmayan, nesnel bir kılıfla donatılmıştır; bu yüzden tezinizde kendinize isminizle değil “araştırmacı” sıfatıyla gönderme yapıyorsunuz. Yani, yazılı söz doğası gereği bir bireyi değil, bütün dünyayı muhatap almaktadır. Yazılı söz dayanıklı, ağızdan çıkan söz uçucudur; dolayısıyla yazı hakikate konuşmadan daha yakındır. Kaldı ki, sizin de komisyonun yalnızca sınavı geçtiğimizi sözlü olarak bildirip başka hiçbir şey yapmaksızın çekip gitmesinden ziyade bu komisyondan sınavdan geçtiğinizi (geçmeniz gerekiyorsa) gösteren yazılı bir belge almayı tercih edeceğinizden eminiz. Bizim yazılı açıklamamız “hakikat”i temsil edecek; sözlü mutabakatımız ise ancak bir söylenti olacaktır.


Retorik söze dökülmüş bir yazı biçimiydi. Retorik, daima sözlü temsili gerektirmekle birlikte, retoriğin hakikati gün ışığına çıkarma gücü yazılı sözcüklerin argümanları belli bir düzenlilikle ortaya koymasında yatıyordu.

Hakikati öğrenmenin bazı yolları diğerlerinden daha iyi olduğundan, o biçimleri benimseyen kültürler üzerinde daha sağlıklı etkilerde bulunurlar. Burada sizi, basılı söze dayalı bir epistemolojinin gerileyişinin ve bununla bağlantılı olarak televizyona dayalı bir epistemolojinin yükselişinin kamusal yaşam açısından ciddi sonuçlar doğurduğuna, her geçen dakika bizi gittikçe aptallaştırdığına ikna etmeyi umuyorum aslında. Zaten bu yüzdendir ki, hakikati açığa çıkarmanın herhangi bir biçimine ağırlık vermenin, iletişim araçlarını etkilemenin bir fonksiyonu olduğu saptamasında ısrar etmek zorundayım. “Görmek inanmaktır” sözü epistemolojik bir aksiyom olarak daima önde gelen bir konumda olmuştur; ancak “söylemek inanmaktır, okumak inanmaktır”, “saymak inanmaktır”, “çıkarsama yapmak inanmaktır” ve “hissetmek inanmaktır” gibi sözler de kültürlerin medya değişimine uğramasıyla önemleri artan ya da azalan sözlerdir.


Bir kültür sözlü iletişimden yazıya, basılı yayınlardan televizyon yayınlarına kaydıkça, hakikatle ilgili fikirleri değişir.


Nietzsche’nin dediği gibi, her felsefe “yaşamın bir evresinin felsefesidir. Bizim buna ekleyebileceğimiz bir saptama, her epistemolojinin medyanın gelişmesinin bir evresinin epistemolojisi olduğudur. Hakikat, zamanın kendisi gibi, insanın kendi icat ettiği iletişim teknikleri hakkında ve bu teknikler aracılığıyla kendisiyle yaptığı konuşmanın bir ürünüdür.


Zeka esasen bir insanın şeylerin hakiki yüzünü kavrama yeteneği olarak tanımlanır.


Tipografi Kafası

Her şeyden önce, başta söylediğim gibi, (ABD’nin kurulduğu ilk dönemler) o zaman hem dikkati yoğunlaştırma hem de zekâ konusunda basılı sözün tekeli vardı; genel bilgilere ulaşmanın sözel gelenek dışında başka bir yolu yoktu. Kamusal simalar, örneğin görünüşleri, hatta nutuklarıyla değil, büyük oranda yazılı sözleriyle tanınıyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk on beş başkanı, sokağa çıksalar büyük ihtimalle kimse tarafından tanınmayacak kişilerdi. Diyelim Richard Nixon’ı, Jimmy Carter’ı, Billy Graham’ı, hatta Albert Einstein’ı düşünün; aklınıza gelecek olan, bir görüntü, bir yüz resmi, çok büyük ihtimalle televizyon ekranındaki bir yüz, Einstein örneğinde ise bir yüz fotoğrafıdır. Onların söylemiş oldukları sözlerin hemen hiçbiri akla gelmeyecektir. Söz merkezli bir kültürdeki düşünme ile görüntü merkezli bir kültürdeki düşünme arasındaki farklılık burada yatar.


Charles Beard’ın yazdığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı kaleme alanların asıl kaygılarının ekonomik çıkarlarının korunması olduğunu düşünmek herhalde doğrudur. Ama onların, kamusal yaşama katılmanın basılı sözü iletme yeteneği gerektirdiğini düşündükleri de doğrudur. Onlara göre olgunlaşmış bir yurttaşlık gelişmiş düzeyde bir okuryazarlık olmadan düşünülemezdi. Bu yüzden çoğu eyalette oy kullanma yaşı yirmi bir olarak saptanmış, Jefferson Amerika’nın bütün umutlarını genel eğitime bağlamıştı. Gene bu yüzden, Allan Nevins ile Henry Steele Commager’ın da işaret ettikleri üzere, mülksüz insanların oy hakkına sahip olmaması genellikle önemsenmez, ama okumayı beceremeyenlerin oy kullanmaları engellenirdi.


“CE-EE” Dünyası 

Morse’un bulduğu telgraf eyalet sınırlarını silmiş, bölgelerin önemini azaltmış ve kıtayı bir enformasyon şebekesiyle sararak birleşik bir Amerikan söyleminin zeminini yaratmıştı.

Ama büyük bedel ödeyerek. Zira telgraf, Morse’un “Telgraf bütün ülkeyi bir mahalle haline getirecektir” kehanetinde bulunduğu zaman öngöremediği bir etkide bulunmuştu.

Sonradan anlaşıldığı üzere Thoreau kesinlikle haklıydı. Thoreau telgrafın kendi söylem tanımını kendisinin yaratacağını, fazla işe yaramayacağı halde Maine ile Texas arasında konuşmayı olanaklı kılmakla kalmayıp ayrıca bunda ısrar da edeceğini, bu konuşma tarzının içeriğinin kaçınılmaz olarak Tipografik İnsan’ın alışkın olduğu konuşma modelinden farklı olacağını kavramıştı.

Telgraf; ilgisizlik, etkisizlik ve tutarsızlığı geniş ölçüde yayarak tipografinin söylem tanımına üç koldan saldırmıştı.


Çok geçmeden gazetelerin talihleri, ilettikleri haberlerin kalitesi ya da yararlılığından çok, hangi uzaklıklardan ve hangi hızla ne kadar çok haber verdiklerine bağlı olmaya başladı. New York Herald’dan Iames Bennett, 1848’in ilk haftasında, gazetesinde telgrafla sağlanan 79.000 sözcük bulunmasıyla övünüyor, ama bunun okurları için ne anlam taşıyabileceğinden söz etmiyordu.


Thoreau’nun belirttiği gibi, telgraf ilgililiği, ilgisizliğe çevirmişti. Enformasyon akışındaki bolluğun, hitap edilen insanlar açısından, yani bu insanların içinde yaşadıkları toplumsal ve entelektüel ortam açısından ya çok az önemi vardı ya da hiç yoktu. Coleridge’in içecek bir damla olmadığı halde her yerin suyla kaplı olduğunu anlatan ünlü dizesi, bağlamından koparılmış enformasyon ortamını anlatan bir metafor işlevi görebilir: Bir enformasyon denizinde işe yarayan çok az enformasyon vardı. 


Telgrafın asıl mirası bu olgudur: Telgraf bol miktarda ilgisiz enformasyon yaratarak, “enformasyon-eylem oranı” diye adlandırılabilecek tabloyu baştan aşağıya değiştirmiştir.

Bu durumda, telgrafın kamusal söyleme katkısının, ilgisizliği yüceltip acizliği katmerleştirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Telgraf açısından zekanın anlamı, şeyler hakkında enine boyuna bilgi sahibi olmak değil, şeyleri duymuş olmak demekti.


Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı” sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini, büyük oranda yitirmiştir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.


Gösteri Çağı 

Marshall McLuhan’ın “dikiz aynası” düşüncesi dediği yaklaşımı temsil eder: Bu, yeni bir aracın (medium) basitçe daha eski bir aracın (medium) uzantısı ya da gelişmiş hali olduğu, örneğin bir otomobilin yalnızca hızlı bir at, elektrik ışığının yalnızca güçlü bir mum olduğu varsayımıdır.  Televizyon okuma-yazma kültürünü genişletmez ve pekiştirmez. Tersine, okuma-yazma kültürüne saldırır. Televizyon herhangi bir şeyin devamıysa eğer, on beşinci yüzyıldaki matbaanın değil, on dokuzuncu yüzyıl ortasında telgraf ile fotoğrafın başlattığı geleneğin devamıdır.


Teknoloji basitçe bir makinedir. Araç (medium) ise bir makinenin yarattığı toplumsal ve entelektüel bir ortamdır.


Her teknolojinin kendi gündemi vardır.


Benim burada ileri süreceğim nokta, televizyonun eğlendirici olmasından öte, eğlenmeyi, her türlü deneyimlerimizin temsilinin doğal çerçevesi haline getirmesidir. Televizyon aygıtımız bizi dünyayla hep yakın ilişkide tutar, ama bunu bize gülümseyen çehremizin hiç değişmediği bir yüzle yaptırır. Sorun, televizyonun bize eğlendirici temalar sunması değil, bütün temaların eğlence olarak sunulmasıdır ve bu da, bambaşka bir sorun “oluşturur.

Başka bir şekilde ifade edersek: Eğlence, televizyondaki her türlü söylemin üst-ideolojisidir. Neyin gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yoktur; her şeyin üstünde tutulan varsayım, hepsinin bizim eğlenmemiz ve haz almamız gözetilerek sunulmasıdır. Bu nedenle, bize her gün trajedi ve barbarlık örnekleri sunan haber programlarında bile televizyon muhabirlerinin bu haberleri “yarınla ilişkilendirme” teranelerini dinleriz. Peki ne adına?


Düşünmek televizyonda etkili olmaz (televizyon yönetmenlerinin çok zaman önce keşfettikleri bir olgudur bu). Düşünmenin görülecek yanı pek yoktur. Düşünmek bir bakıma, bir temsil sanatı değildir. Oysa televizyon bir temsil sanatı ister.


İyi bir televizyon programının daimi amacı da buydu: Düşünmeyi sağlamak değil, alkış almak.


Görsel ilginin gerekliliklerini karşılamak, yani gösterinin değerlerini karşılamak amacıyla fikirlerin içeriğinin geri plana atılması zorunluluğu bu aracın (medium) doğasından gelmektedir.


Arizona, Phoneix’de Dr. Edward Dietrich, Bernard Schuler adlı hastasına üçlü by-pass ameliyatı uygulamıştı.

FMr. Sehuler, herhalde televizyonda çok fazla doktorlar programı seyretmiş olmasından olacak, ameliyatın başarıyla sonuçlanacağına çok ender görülen bir güven besliyordu. “Eğer naklen yayında öleceksem cehenneme gitsem bile fark etmez” demişti Schuler.


Rahiplerimiz, başkanlarımız, cerrahlarımız, avukatlarımız, eğitimcilerimiz ve televizyon habercilerimiz, kendi disiplin alanlarının gerekliliklerini karşılamaktan ziyade iyi bir şovmenliğin gerektirdiği davranışlara kafa yormaktadırlar.  Irving Berlin ünlü şarkısının başlığında bir sözcük değiştirmiş olsaydı, Aldous Huxley kadar (daha özlü olmakla birlikte) kâhin olurdu. Yalnızca, “There’s No Business But Show Business” (İş Yok, Gösteri Var) dese yeterdi. 


Ve Şimdi de…

Bir önermenin doğruluğunun nihai ölçütü anlatıcının güvenilirliğidir. Buradaki “güvenilirlik” sözcüğüyle anlatılan, anlatıcının gerçekliği sınayan katı ölçütleri başarıyla atlatan açıklamalar yapmadaki sicili değildir. Burada kastedilen, aktörün/ muhabirin uyandırdığı içtenlik, sahicilik, hassaslık ya da çekicilik (bunlardan istediğiniz birini veya birkaçını seçebilirsiniz) izlenimidir yalnızca.

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar.


Dezenformasyon, yanıltıcı (yersiz, ilgisiz, parçalı ya da yüzeysel) enformasyon, yani insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu yaratan, oysa aslında insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon demektir. Ve televizyon haberlerinin bizi eğlendirdiği, ama bilgilendirmediğini söyleyerek, bizim gerçek enformasyonlardan yoksun kalmamızdan çok daha ciddi bir duruma parmak basıyorum. İyi bilgileri yansıtan verileri artık, ayırt edemediğimizi söylüyorum. Cehalet daima düzeltilebilir bir durumdur. Ancak cehaleti bilgi olarak kabul ettiğimiz zaman ne yapabiliriz?


Aslında Huxley’in kehanette bulunduğu gelecek buydu. Huxley, Batı demokrasilerinin tek sıra halinde ve kelepçeli olarak yürüyüş kolunda denetimi içlerine sindirmektense, dans ederek ve hayal kurarak unutmayı tercih etmelerinin çok daha muhtemel olduğuna inanıyordu. Huxley, Orwell’ın kavramadığı bir noktayı, teknolojik yeniliklerle beyni uyuşmuş ve çelişkiye karşı duyarsız bir topluluktan herhangi bir şey gizlemenin gerekmediğini kavramıştı.


Beytüllahm’dan Kurtulmak

Çıkaracağım ilk sonuç, televizyonda dinin, başka her şey gibi, oldukça basit biçimde ve hiçbir utanıp sıkılma belirtisi gösterilmeden, bir eğlence olarak sunulduğudur. Dini tarihsel, derinlikli Ve kutsal bir insani etkinlik durumuna sokan bütün özellikler silinmiştir; ne bir ritüel, ne bir dogma, ne bir gelenek, ne bir teoloji ve her şey bir yana ne de bir ruhsal aşkınlık duygusu söz konusudur. Bu programlarda başlıca rol vaizindir. Tanrı ikinci muz olarak sunulmaktadır.


Televizyonun en güçlü tarafı, kafalarımıza soyutlamalar değil, kalplerimize kişilikler sokmasıdır.


Uzanıp Birini Seçmek

Olumlu bir imaj bırakmak istemeyen kişi ender rastlanan ve kafadan sakat bir insandır. Oysa televizyonda imaj ters yönde işler. Çünkü televizyondaki politikacı izleyicilere kendisiyle ilgili bir imaj sunmaktan daha çok, kendisini izleyicilerin bir imajı olacak şekilde sunmayı tercih eder.


Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz. 


Gerbner aynı denemenin daha Önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız.


Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.


Eğlendirici Bir Faaliyet Öğretim

Aslında Amerika, Batı eğitimindeki büyük kriz diye düşünülebilecek aşamanın başlıca örneğidir. İlk büyük eğitim kriziyle M.Ö. beşinci yüzyılda, Atinalılar sözel bir kültürden alfabeyle yazmaya dayalı bir kültüre geçtikleri zaman karşılaşılmıştı. Bunun anlamını yakalamak için Platon’u okumamız gerekmektedir. İkinci kriz on altıncı yüzyılda, matbaanın gelişmesi sonucunda Avrupa köklü bir transformasyon geçirdiği zaman çıkmıştı. Bunun anlamını yakalamak için John Locke’u okumamız gerekmektedir. Üçüncü kriz ise şimdi, Amerika’da, elektronik devriminin, bilhassa televizyonun icadının sonucunda yaşanmaktadır. Bunun anlamını yakalamak için de Marshall McLuhan’ı okumamız gerekmektedir.


Televizyonun sunduğu eğitim felsefesini üç emrin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Etkisi “Susam Sokağı”ndan “Nova” ve “The National Geographic” belgesellerine ya da “Fantasy Island”a kadar her türlü televizyon programında gözlemlenebilen bu emirler şöyle sıralanabilir:

Hiçbir önkoşul öne sürmeyeceksin: Her televizyon programı kendi başına eksiksiz bir paket olmalıdır. Hiçbir ön bilgiye gerek duyulmamalıdır. Öğrenimin hiyerarşik karakter taşıdığı, bir temel üzerinde kurulmuş bir yapıdan meydana geldiği ima bile edilmemelidir. Öğrenen kişinin herhangi bir konuya önyargısız girmesine olanak tanınmalıdır. Bu yüzdendir ki hiçbir televizyon programının, izleyici önceki programları seyretmemişse bu programı izlemesinin anlamsız olacağı şeklinde bir uyarıyla başladığını duyamaz ya da göremezsiniz. Televizyon derecelendirilmemiş bir öğretim programıdır ve herhangi bir zamanda herhangi bir nedenle hiç kimseyi dışlamaz. Başka bir deyişle, eğitimde devamlılık ve kalıcılık fikrini yok eden televizyon, devamlılık ile kalıcılığın düşünceyle ilintili şeyler olduğu fikrini de temelinden yıkar.

En ufak bir kafa karışıklığına yol açmayacaksın: Televizyon Öğretiminde kafa karışıklığı, seyir oranının düşmesinin temel nedenlerindendir. Kafası karışık bir öğrenci başka kanalı açacak olan bir öğrencidir. Bu demektir ki hatırlanması, incelenmesi, uygulanması ve en kötüsü kalıcı olması gereken hiçbir şey bulunmamalıdır. Öğrenen kişinin rahat etmesi -gelişmesi değil daha önde geldiğinden her enformasyon, öykü ya da fikrin hemen algılanabileceği düşünülmektedir.

Mısır’ın başına musallat olan on bela gibi yorumlardan uzak duracaksın: Kalıcılık ve kafa karışıklığı dahil olmak üzere televizyonla öğretimin düşmanları içerisinde en korkutucusu yorumdur. Argümanlar, hipotezler, değerlendirmeler, nedenler, çürütmeler ya da akıl yürütmeye dayalı söylemin diğer geleneksel araçları televizyonu radyoya, (daha kötüsü üçüncü sınıf bir basılı materyale çevirir).  Demek ki televizyonla öğretim daima hareketli görüntüler ve müzik eşiğindeki öykü anlatma biçimine bürünür. Bu, “Uzay Yolu”nun olduğu kadar “Cosmos”un “Different Strokes”ın, “Susam Sokağı”nın ve “Nova” gibi televizyon filmlerinin de karakteristik özelliğidir. Televizyonda hem görselleştirilemeyen hem de teatral bir çerçeveye oturtulamayan hiçbir şey öğretilmez.


Huxleyci Uyarı

Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir.


Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur. Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün ‘bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz.


Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.


Televizyon: Öldüren Eğlence

Yayınevi : Ayrıntı Yayınları
Yazarı     : Neil Postman

One comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

− 1 = 8