Kitleler Psikolojisi

kitleler-psikolojisi-gustave-le-bon

Kitle kültürü ile tanışmam Freud’un, Kitle Psikolojisi kitabıyla olmuştu. Freud, kitle psikolojisi konusundaki fikirlerini ifade ederken sık sık McDougall ve Le Bon’dan alıntı yapıyor, her iki yazarın fikirleri üzerine değerlendirmeler yaparak, kendince bu fikirlerin eksik ve kusurlu yanlarını törpülüyordu.

Kitle kültürüne ve kitle içerisindeki bireyin psikolojisine ışık tutan Le Bon, oldukça keskin saptamalarıyla kitle insanını içerisinde bulunduğu derin uykudan uyandırmayı amaçlamış. Zira üstün bilişsel kapasiteye sahip olan bir kişinin tam anlamıyla kusursuz bir vandala dönüşmesinin anahtarının o kişiyi herhangi bir kitleye dahil etmekten geçtiğini belirten yazar sıklıkla “kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu” üzerinde duruyor. “Kitleler zekâca sıradan insanların altında yer alırlar” diyerek tespitini pekiştiren Le Bon kitle kültürüne yönetimsel, geleneksel ve eylemsel açıdan değerlendirmeler getiriyor.


Çağımızın insan düşüncesinin sürekli değişmekte olduğu nazik ve buhranlı bir devre içinde bulunmaktadır.

Bu değişmenin temelinde iki esaslı bulgu vardır: Birincisi, medeniyetimizin bütün unsurlarının kaynağı olan dini, siyasi ve sosyal inançların tahrip edilmiş olmasıdır, ikincisi, bilimlerde ve teknikte yeni buluşlarının doğurduğu, yepyeni yaşama ve düşünme şartlarının meydana gelmesidir.

Geçmişe ait fikirler her ne kadar sarsılmışsa da henüz kudretlerini muhafaza etmekte ve bunların yerini alacak olanlar ise oluş halinde bulunduklarından yeniçağ bir geçiş ve karışıklık hali arz etmektedir.


Şimdiye kadar eski medeniyetlerin büyük çapta tahrip edilişi, kitlelerin en açık rolünü teşkil etmiştir. Tarih gösteriyor ki cemiyetin demir zırhı mesabesinde olan manevi ve ahlaki kuvvetler, tesirlerini kaybettikleri vakit büyük bir isabetle kendilerine barbar denilen bu şuursuz ve hayvani kalabalıkların eliyle o cemiyetin nihai tasfiye muamelesi yapılır.


Kitlelerin psikolojisini anlamak onları yönetmeyi bilmek değil; hiç olmazsa bütünüyle onlar tarafından yönetilmemek isteyen devlet adamlarının sermayesini oluşturur. Doğrusunu söylemek gerekirse; dünyayı yönetenler, dinlerin ve imparatorlukların kurucuları, bütün inanışların peygamberleri, tanınmış devlet adamları ve bunların yanında daha alçak gönüllü insan topluluklarının liderleri, kitlelerin ruhları hakkında çok zaman gayet kesin bir bilgiye sahip psikologlarıdır. Psikolog olduklarını bilmeyen bu kişiler, kitlelerin ruhunu iyi tanıdıklarından, onlara kolaylıkla hükmetmişlerdir.


Kalabalıkların Ruhu:

Kitle kelimesi rastgele bir bireyler topluluğunu ifade eder. Bu toplulukta bilinçli kişilik ortadan silinir. Bütün bu birleşmiş fertlerin düşünce ve duyguları tek tarafa yönelir. Şüphesiz geçici fakat pek açık özellikler gösteren bir kolektif bilinç oluşur. Kitle bir tek varlık haline gelir ve “Kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu” na uyar. Kitleyi meydana getiren bireyler kimler olursa olsun; yaşama biçimleri, iş güçleri, karakterleri yahut zekâları ister benzer, ister ayrı olsun kalabalık haline gelmiş olmaları onlara bir nevi kolektif ruh aşılar. Kolektif bilinç içerisinde, bireylerin akli yetenekleri ve kişilikleri silinir. Aynı cinsten olmayan aynı cinsten olanın içinde boğulur, kaybolur ve bilinçaltı özellikleri üstün duruma gelir. Kitleler, zekâyı değil, ortak şeyleri bir araya toplar.


Kavimler her zaman karakterleriyle yönetilirler. Bu karakter üzerine tamamıyla uymayan bütün kurumlar ödünç bir elbise altında geçici bir kıyafet değiştirmektedir.


Öğretim ve eğitimin kesin sonucu insanları iyileştirmek ve hatta eşit kılmaktır. Birçok ünlü filozoflar öğretimin insanı ne daha ahlaklı, nede daha bahtiyar kıldığını ve insanın içgüdülerini kalıtımsal hırslarını değiştirmediğini, fena bir yön verilmesi durumunda eğitimin faydalı olmaktan çok tehlikeli olduğunu göstermiştir.


Kelimeler çeşitli bilinçaltı isteklerini ve bunların hareket altına çıkma ümitlerini sinelerinde toplarlar. Kelimeler hayallerin görünmesine vasıta olan ve bunları çağırmak için üzerine basılan elektrik düğmelerinden başka bir şey değillerdir.


Kavimler için kuruntular, hayaller gerekli olduğundan, böceklerin ışığa doğru gittikleri gibi, onlarda kendilerine bu kuruntuları sunan hatiplere doğru içgüdüsel bir hareketle koşarlar. Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlar da onların kurbanı olurlar.


Kitlelerin ruhuna bazı düşünce ve inançları örneğin toplumsal teorileri yavaş yavaş sindirmek söz konusu olduğu zaman önderler tarafından değişik usuller kullanılır. Onlar başlıca şu üç usule başvururlar: İddia-tekrar-sirayet.


Bir psikolojik kitlenin en çok göze çarpan özellikleri şudur: Kitleyi meydana getiren fertler kimler olursa olsun; yaşama tarzları, işgüçleri, karakterleri yahut zekâları ister benzer, ister ayrı olsun, kalabalık durumuna gelmiş olmaları onlara bir nevi kolektif ruh aşılar. Bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamıyla başka hissettirir, düşündürür ve yaptırır. Bazı fikirler, bazı hisler ancak kitle halinde bulunan fertlerde zuhur eder veya fiil sahasına çıkar. Psikolojik kitle, bir an için birbiriyle kaynaşmış, farklı (heterogene) unsurlardan toplanma geçici bir mahlûk gibidir. Tıpkı canlı bir vücudun hücrelerinin bir araya gelerek, bu hücrelerden her birinin sahip olduğu niteliklerden oldukça farklı nitelikler kazanmış bir varlık oluşturması gibi.

Herbert Spencer gibi büyük bir düşünürün kaleminden nasıl çıktığına hayret edilen bir fikre muhalif olarak, bir kitleyi teşkil eden yığınlarda (agregat), bu unsurların ne ortalaması ne de yekûnu vardır. Fakat yeni karakteristik özelliklerin oluşumu ve yaratılışı vardır. Kimyada olduğu gibi, bazı unsurlar, meselâ alkaliler (bases) ve asitler yan yana getirilince, bunların ayrı ayrı sahip oldukları kimyevî özelliklerden tamamen farklı özelliklere sahip olan yeni bir madde oluşturmak üzere birbiriyle birleştikleri görülür.


“Bir ırkın bütün fertleri birbirine benzerler. Bunun nedeni, Irkın ruhunu oluşturan bilinçaltı unsurlardır. Bir ırkın fertlerini birbirinden ayırt ettiren şey, terbiyenin ve az rastlanır genetik özelliklerin eseri olan, bilinçli amillerdir. Zekâları bakımından birbirine hiç benzemeyen insanlar, bazı defa aynı içgüdülere, aynı ihtiraslara, aynı hislere sahip olurlar. Din, politika, ahlâk, sevgi, nefret v.s. gibi hisler sahasına giren şeylerde, eğitimli ve yetişmiş insanlar, sıradan fertlerin seviyesine nadir hallerde inerler. Meşhur bir matematikçi ile kunduracısı arasında entelektüel olarak bir uçurum bulunabilir, fakat karakteristik özellikleri anlamında ve inançları bakımından fark ya hiç yoktur veya pek azdır.

İşte “bilinçaltı tarafından yönetilen ve bir ırkın normal fertlerinin çoğunluğunun hemen aynı derecede sahip olduğu bu genel karakteristik niteliklerdir ki” kitlelerde ortak hale gelen özellikleri oluşturur. Kolektif şuur içerisinde, fertlerin aklî kabiliyetleri ve kişilikleri silikleşir. Farklı özelliklere sahip olanlar (heterogene) aynı özelliklere sahip olanlar arasında (homogene), kaybolur ve böylece bilinçaltı nitelikleri hâkim duruma gelir.


Ferdi niteliklerin ortak özellikler durumuna gelmesi, kalabalıkların yüksek bir zekâ isteyen işleri niçin beceremediklerini bize gösterir. Seçkin ve çeşitli sahalarda uzman kimselerden kurulan, bir meclis tarafından alınan genel öneme sahip kararlar, bir ahmaklar topluluğunun vereceği kararlara asla üstün değildir. Zira bu meclisler ancak herkesin sahip olduğu bu orta derece nitelikleri birleştirebilir. Kitleler, zekâyı değil, vasat şeyleri bir araya toplarlar.

Kitlelerin özel niteliklerinin karakterlerinin oluşumunda çeşitli sebepler vardır. Bunların birincisi şudur; kitle içinde bulunan fert sadece çokluğun, sayı fazlalığının verdiği bir duygu ile, tek başına olduğu zaman frenleyebileceği içgüdülerine kendisini terk etmek suretiyle yenilmez bir güç kazanır. Kitleler isimsiz (anonim) ve dolayısıyla mes’uliyetsiz oldukları için, fertleri daima, her yerde zapt edici rol oynayan kendi mes’uliyet duygularından tamamen uzaklaştırırlar ‘ve onları içgüdülerine daha kolayca teslim ederler.

Bir ikinci sebep olan düşünsel etkileşim (contagion) de kitlelere has olan niteliklerin meydana gelmesine sebep olur ve bu zihnî sirayet aynı zamanda bunlara bir istikâmet verir. Düşünsel etkileşim hâdisesi herkes tarafından gözlemlenebilen ancak henüz nedenleri tam olarak izah edilmemiş olan, biraz sonra üzerinde duracağımız, uyutucu (hypnotique) sınıftan hâdiselere bağlanması gereken bir hâdisedir. Bir toplulukta her his, her fiil sirayet edicidir. Hem o derece sirayet edicidir ki, fert, şahsî menfaatini topluluğun menfaatine kolayca feda eder. Bu fedakârlık hâli aslında insanın tabiatına muhalif olmakla beraber ancak bir kitleye dahil bulunuldukça meydana çıkan bir fenomendir.

Bununla beraber, bilinçli insanların kaybı, bilinçaltı ile hareket eden insanların hâkimiyeti, duyguların, fikirlerin aktarım yoluyla aynı istikâmete yönelişi, telkin olunan fikirlerin hemen eyleme geçirilme isteği, işte kitle içerisinde yer alan bireyin temel karakteristik özelliğidir. Artık bu adam kendisi olmaktan çıkmıştır. Robotlaşmış ve iradesi kendisine rehber olmaktan çıkmıştır.

Bu halde, bir kitleye mensup olması yüzünden insan, medeniyet merdiveninden birçok basamak aşağı iner. Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, münevver biriyken, kitle halinde ise içgüdüleriyle hareket eden bir yaratığa dönüşmüştür. Artık bir vahşidir; sıradan bir insanın, kendiliğinden gelişen şiddet eğilimlerine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir. Kelimelerle, tasvirlerle kolayca etkilenebilir, en açık çıkarlarını ayakaltına alabilir; eylemlere sürüklenebilir, kitle adına aktivitelere katılır. Kitleye mensup olan bireyler sıradan insanlara yaklaşır ve onları da kendileri gibi kitlenin mensubu olmaya çağırırlar. Kitle içindeki fert, rüzgârın istediği gibi kaldırdığı kum taneleri arasında, bir tek kum tanesidir.


Kitleler zekâca sıradan insanların altında yer alırlar. Fakat hisler ve bu duyguların davet ettiği eylemlerden hareketle, kitleler hal ve şartlara göre ya daha iyi veya daha fena olurlar. Her şey onlara yapılan telkinlerin türüne ve ne olduğuna bağlıdır.


Kitle halinde bulunan bir fertte imkânsızlık duygusu silinir. Tek başına biri bir sarayı ateşe veremeyeceğini, bir mağazayı yağmalayamayacağını bilir ye böyle bir şeye erişmek aklına gelmez, Fakat bir kitleye ait olunca, çoğunluk olma duygusunun kendisine verdiği kudreti anlar, cinayet yahut yağma için aldığı ilk telkine kendisini hemen teslim eder.


Kitleler ancak şişirilmiş ve aşırı duygulardan etkilenip heyecanlandıklarından ve ancak bu şekilde harekete geçirildiklerinden, onları tahrik etmek ve onlar üzerinde etkisini artırmak isteyen konuşmacının gerçekten şiddetli iddialara ve ateşli ifadelere başvurması zorunlu olur. Abartılı ifadeler kullanmak, kitleyi etkileyen sözler üzerinde ısrarla durup tekrarlamalar yapmak, bir takım şeyleri kitlenin mantığını kullanarak akli yorumlarda bulunmak, halk topluluklarına hitap eden hatiplerin alışmış oldukları iddialarını ispat yöntemleridir.

Kitle, kahramanlarının duygularında de aynı abartıyı ve aşırılığı görmek ister, görünürdeki özellikleri ve faziletleri her zaman şişirilmeli ve büyütülmelidir. Tiyatro oyuncularından da gerçek hayatta asla olmadıkları kişiliği erdemleri, cesareti ve ahlakı yansıtmaları beklenir.


Türlü araçlarla bir fikir nihayet kitlelerin ruhuna nüfuz edince karşı konulamaz bir kuvvet kazanır ve bir seri neticeler meydana getirir. Fransız ihtilâline gelip dayanan felsefî fikirlerin, halkın ruhuna nüfuz edebilmesi için aradan uzun bir zamanın geçmesi gerekmişti. Halkın ruhuna bir kere işledikten sonra bu fikirlerin nasıl bir güç taşıdığı bilinmektedir.


Fatihlerin kudreti, devletlerin kuvveti, kitlelerin hayal gücü üzerine kurulmuştur. Kitle, onun hayal gücüne tesir etmek suretiyle sevk edilir. Büyük tarihî olayların hemen hepsi Budizm, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Protestanlık, Büyük Fransız İhtilâli ve zamanımızda sosyalizm, kitlelerinin hayal gücü üzerine doğrudan doğruya yapılmış tesirlerin neticeleridir. Bunlar gibi, bütün devirlerin ve memleketlerin devlet adamları, bunların en zorbaları da dahil olmak üzere, hepsi kitlelerin hayal gücünü kudretlerinin destekleri diye tanımışlardır. Bunlar hiç bir zaman kitle hayal gücüne aykırı olarak hükümet yönetmeyi denememişlerdir. Devlet Şurasında Napolyon şöyle diyordu: “Vendee harbini kendimi Katolik yaparak kazandım, kendimi Müslüman gösterdikten sonra Mısıra yerleştim, kendimi Papa’nın nüfuzunu yaymaya taraf olduğumu gösteren belge (ultramontain) göstererek, İtalya’da papazları elde ettim. Eğer, Yahudi bir kavme hükmetseydim Süleyman’ın mabedini yeniden inşa ederdim.


Gerek dinin hakim olduğu çağlarda, gerek son zamanların siyasi ayaklanmalarında, kitlelerin kanaatlerini analiz ederken, onlara, daha başka uygun bir isim bulamadığım için her zaman özel bir şekilde gösterdiğine bakarak “dini hisler” ismini verdim.

Bu dinî his çok sade nitelikleri sahiptir, üstün sanılan bir kimseye fazla sevgi, onda bulunduğu farz olunan kuvvetten korkmak, emirlerine körü körüne itaat etmek, inançlarını tartışma imkânsızlığı vs. onları etrafa yaymak isteği, bu inançları kabul etmeyenleri düşman görmek gibi.  Böyle bir his ister gözle görülemeyen bir Allah’a, ister taştan yapılma bir puta, bir kahraman yahut bir siyasi fikre bağlı olsun, aslında hep dinî içeriktedir. Onda aynı zamanda doğaüstü ve fevkalâdelik nitelikleri da vardır. Kitleler bir siyasî düstura veya onları geçici bir zaman için tutucu yapan muzaffer bir lidere sihirli bir güç yakıştırırlar.


Bugün ruhları fethedenlerin mabetleri yoktur; fakat heykelleri, resimleri vardır. Onlara yapılan ayin geçmiş zamanın bu temel ayinlerinden çok da farklı değildir. Kitleler psikolojisini de anlamaya başlıyoruz. Kitleler için bir ilah olmak veya hiçbir şey olmamak koşulu vardır.

“Kitlelere bir din gerekir” sözünü tekrar etmek acaba bir gevezelik midir? Siyasî, dinî ve toplumsal inançları her zaman tartışmadan uzak tutulmak şartıyla bir dinî şekil alarak onların ruhunda yerleşir. Eğer Tanrı tanımazlık inancını onlara kabul ettirmek mümkün olsaydı, bu his dahi en şiddetli hoş görmezlik ateşine sahip olur ve dışarıdan görünümüyle kısa zamanda bir tarikat durumuna gelirdi. Küçük pozitivist mezhebinin oluşumu bu halin tuhaf bir ispatıdır. Bu mezhep derin görüşlü Dostoyevski’nin hikâye ettiği nihiliste benzer. Günün birinde aklın nurlarıyla aydınlanan bu nihilist, küçük kilisesinin mihrabını süsleyen tanrı ve azizlerin resimlerini kırdı; mumları söndürdü; biraz sonra da o resimlerin yerine bazı Tanrı tanımaz filozofların resimlerini koydu, mumları tekrar yaktı. Dini inançların konusu değişmişti; fakat dini duyguların da değiştiği söylenebilir mi?

Kitlelerin düşünce yapısını ve hayal gücünü inceledik. Onların hissetme, düşünme ve değerlendirme tarzlarını biliyoruz. Şimdi fikir ve inançlarının oluşumunu ve nasıl yerleştiğini inceleyelim.

Bu fikir ve inançları belirleyen faktörler ikiye ayrılır: Uzak faktörler, yakın faktörler.

Tarihin bütün büyük olaylarında bu iki faktörün birbiri ardınca etkili olduğu görülür, ihtilâllerin en önemli olanlarını ele alalım: Büyük Fransız İhtilâlinin uzak faktörleri arasında yazarların eleştirileri ve eski yönetimin zulümleri de vardır. Kitlelerin bu suretle hazırlanan psikolojisi, sonradan hatiplerin nutukları, sarayın önemsiz yeniliklere karşı gösterdiği direnmeler gibi hallerde, yâni, bu yakın faktörlerle kolayca ayaklanmayı sağladı.


Embriyoloji bilimi, canlı varlıkların oluşumunda, geçmişin muazzam etkisi olduğunu gösterdikten sonra, biyoloji bilimi çok değişti. Bu konudaki bilgilerimiz artınca ve daha yaygın bir hale gelince, tarihî bilimler de aynı şekilde değişecek, ilerlemeler kaydedilecektir. Şimdilik bu durum yoktur. Pek çok devlet adamı da, bir toplumu geçmişinden koparıp, aklın ışığında ve onun rehberliğinde yeniden kurabileceklerini ileri süren son asır filozoflarının fikirlerine saplanıp kalmış bulunuyor.

Bir toplum geçmiş yılların oluşturduğu bir organizmadır. O da ancak, ağır ağır olan kalıtsal birikimler sonucunda değişebilir.

Kavimlerin gerçek kılavuzları ananelerdir ve birkaç defa tekrar ettiğim gibi kavimler bu ananelerin yalnız dış şekillerini kolayca değiştirebilirler.

Ananesiz yani millî ruhsuz hiç bir medeniyet olamaz.

İnsan var olduğu günden beri şu iki şeyle uğraşmıştır: Kendisine bir ananeler zinciri yaratmak ve bunların faydalı etkilerini aşındırdıktan sonra bu ananeleri yıkmak. Kökleşmiş bir anane olmadan medeniyet olmaz.


Bir kavim gözünün veya saçlarının rengini kendisi seçmediği gibi, kurumlarını da keyfi olarak seçemez. Kurumlar ve hükümetler ırkın neticesini temsil ederler. Onlar bir devir yaratamazlar, kendileri bir devir tarafından yaratılmışlardır. Bir kavim geçici heveslerine göre değil, karakterinin uygun olduğu yönetim biçimiyle idare olunur. Bir siyasî yönetim kurabilmek için de yine asırlar lâzımdır. Kurumların tamamen kendilerine özgü bir faziletleri yoktur, onlar kendi başlarına ne iyi, ne de kötüdürler. Belli bir zamanda belli bir kavim için iyi olan kurumlar başka bir kavim için çok fena olabilirler.

Hiç şüphesiz, şiddetli ihtilâller pahasına kurumların ismi değiştirilebilir; fakat esasları değiştirilemez, isimler boş etiketlerdir, eşyanın gerçek kıymetleriyle meşgul olan tarihçinin hesaba katacağı şeyler değildir, bu nedenle, örneğin monarşik bir idare altında olduğu halde dünyanın en demokrat memleketi İngiltere’dir. Halbuki cumhuriyetçi anayasalarla idare olunan Güney Amerika ülkeleri halklarını en ağır baskı altında ezmektedirler. Kavimlerin kaderini hükümetler değil, kendi karakterleri tayin eder.


Anayasalar yaparak zaman kaybetmek çocukça bir iştir ve boşuna zevzekliktir, ihtiyaç ve zaman, kendi hallerine bırakıldıkları takdirde anayasaları hazırlamayı üzerlerine alırlar.

Kavimler her zaman karakteristik özelliklerine göre yönetilirler. Bu karakteristik özellikler üzerine tamamıyla uymayan bütün kurumlar ödünç bir elbise altında geçici bir kıyafet değiştirmektir. Şüphesiz, kendilerine saadet yaratmak için doğaüstü bir kudrete sahip olduğu sanılan kurumları kabul ettirmek amacıyla kanlı muharebeler yapılmıştır ve daha da yapılacaktır. Böyle olunca bir bakıma denebilir ki, bu gibi ayaklanmalara sebep oldukları için kurumlar kitlelerin ruhu üzerine tesir etmektedir. Fakat gerçekte galip gelsin veya gelmesin, bizzat kurumlar hiç bir fazilete sahip değildir. Binaenaleyh kurumların fethi peşinde koşmak hayalleri kovalamaktan başka bir şey değildir.


Dönemimizde önde gelen üstün fikirlerinin arasında ilk sırada şu fikir bulunuyor: öğretim ve eğitimin kesin sonucu insanları iyileştirmek ve hatta eşit kılmaktır. Tekrar olursa oluna bu iddia nihayet demokrasinin en sarsılmaz inancı olmuştur. Bir zamanlar kilisenin dogmalarına dokunmak ne kadar tehlikeli idiyse, bugün bu iki inanca dokunmak da bir o kadar tehlikelidir.

Birçok diğer noktalarda olduğu gibi, bu noktada da demokratik fikirler, psikolojinin ve deneyimlerin verileri (doneler) ile zıt bir durumda bulunmaktadır. Birçok meşhur filozoflar ve bu arada Herbert Spencer, öğretimin insanı ne daha ahlâklı, ne de daha umutlu yaptığını ve insanın güdülerini, kalıtsal ihtiraslarını değiştirmediğini, kötü bir yön verilmesi durumunda eğitimin faydalı olmaktan çok tehlikeli olduğunu göstermiştir.

Şüphesiz, iyi idare olunan öğretim ve eğitimin ahlâkı yükseltmek konusunda olmasa da, meslekî kabiliyetleri geliştirmek konusunda çok faydalı pratik neticeler verdiğini kimse inkâr etmemiştir.


Kitlelerin hayranlığını kazanmak için onları kendinden daima uzak tutman gerekir.


Bir zamanlar düşünceleri idare eden yazılı basına gelince: hükümetler gibi o da kitlelerin kuvveti önünde silinmeye mahkum oldu.


Abbaye’de cellâtlardan biri, ‘biraz uzakta bulunan seyirci bayanların manzarayı iyi göremediklerinden ve oradakilerden ancak bir kısmının aristokratların öldürüldüğünü görme zevkine eriştiğinden şikâyet edince bu gözlemin doğruluğu hemen anlaşılır, ve kurbanları, cellâtlardan oluşan ve işkence süresini uzatmak için kılıcın arkasıyla vurma görevini üslenen iki saf arasından geçirmeye karar verirler.

La Force’da suçlular anadan doğma soyulduktan sonra yarım saat içinde vücutları delik deşik edilir, herkes bu manzarayı gördükten sonra da karınları deşilerek seyir sona erdirilirdi.


“Jürinin iyi niyetini kazanmak için bir kadının güzel olması yeterlidir.”

Kendilerine zarar verebilecek olan cinayetlere -ki bunlar toplum için en korkunç olanlarıdır- karşı çok acımasız olan bu yargıçlar ihtiraslı (passionel) denen (aşk ve kıskançlık gibi) cinayetler karşısında çok merhamet gösterirler. Kendi gayrı meşru çocuklarını öldüren kız analar hakkında şiddetli davranmazlar; kendisini baştan çıkaran bir adamın yüzüne zaç yağı (sülfürik asit) saçan bir kıza karşı da daha az şiddetlidirler. Güdüsel olarak kanaat ederler ki, bu cinayetler cemiyet için az tehlikelidir. Bir memlekette terk edilmiş kızları koruyan bir kanun olmadıkça, bu kızlardan birinin intikam alması, yarın bu gibi aldatmalarla meşgul olacak kimseleri korkutarak bu çeşit suçların önüne geçmiş olur.


Eğer seçim heyetini yalnız kafaları bilimle dolu kimselerden oluşturulmuş olsaydı, onların oyları bugünkü seçim heyetlerinin oylarından daha isabetli olmazdı. Onlar da duygularına uyar ve partilerinin istediği gibi hareket ederlerdi. Şimdiki zorluklarımızdan daha az problemimiz bulunmazdı, hiç şüphesiz de fazla olarak toplumsal kastların ağır baskısı altında kalırdık.

İster genel ister dar şekilde olsun, hükümetin başında bir Cumhurbaşkanı veya hükümdar bulunsun; Fransa’da, Belçika’da, Yunanistan’da, Portekiz’de veya İspanya’da yapılsın, kitleler oyu her tarafta birbirine benzer neticeler verir ve çoğu defa ırkın bilinç dışı istek ve ihtiyaçlarına tercüman olur. Seçilenlerin ortalaması her millet için ırkının ortalama ruhunu gösterir. Bu ortalama her nesilde hemen hemen eşittir. Bu nedenle, çoğu kere karşılaştığımız ırk esas kavramı ile ondan çıkan başka bir mesele üzerine tekrar geliyoruz: Kavimlerin hayatında kurumlar ve hükümetler çok zayıf bir rol oynarlar. Kavimler ırklarının ruhuyla, yani toplamı bu ruh olan ve irsiyetten gelen birikmeler, bakiyeler, genetik yeteneklerle yönetilirler.

Irk ve günlük gereksinimlerimiz arasındaki bağlılık…

İşte geleceğimize hakim olan kuvvetler bunlardır.


Kitleler Psikolojisi

Yayınevi    : Remzi Kitabevi
Yazar          : Gustave Le Bon

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

4 + 4 =